Anka Kuşu Hikayesi
Uzak dağların ardında, gökyüzünün yere en yakın olduğu bir vadi vardı. Bu vadiye Güneşova denirdi. Sabahları çiğ kokar, akşamları rüzgâr fısıldardı. Vadinin hemen kıyısında, kerpiçten yapılmış küçük evlerin olduğu bir köy uzanırdı. Bu köyde yaşayan çocuklardan biri, meraklı gözleri ve hiç durmayan sorularıyla tanınan Mert idi.
Mert’in en sevdiği yer, köyün biraz dışında kalan yaşlı çınar ağacının altıydı. Oraya gider, taşlara şekiller çizer, bulutları izlerdi. Bir gün yine çınarın altında otururken, köyün en yaşlısı olan Dede Hasan yanına geldi.
— Yine tek başına konuşuyorsun Mert, bu sefer bulutlara mı dert yanıyorsun?
— Dede Hasan, sence gerçekten Anka Kuşu diye bir şey var mı?
Dede Hasan bastonuna yaslandı, gözlerini dağlara çevirdi. Yüzünde hem gülümseme hem de derin bir ciddiyet vardı.
— Vardır evlat… Ama herkes göremez.
— Nasıl yani? Uçan bir kuş sonuçta, neden herkes görmesin?
— Çünkü Anka Kuşu, gözle değil, yürekle görülür.
Bu sözler Mert’in aklına takıldı. O gece eve gittiğinde annesi Zehra yemeği hazırlarken bile aklı dağlardaydı.
— Anne, Anka Kuşu nerede yaşar?
— Masallarda yavrum, neden sordun?
— Masal değil bence. Gerçek olmalı.
Annesi bir an durdu, oğlunun gözlerindeki parıltıyı fark etti.
— Eğer gerçek olduğuna inanıyorsan, belki de bir gün yolun kesişir.
Ertesi sabah Mert erkenden uyandı. Küçük torbasına biraz ekmek, bir elma ve dedesinden kalan pusulayı koydu. Kimseye söylemeden köyden ayrıldı. Dağlara doğru yürürken kalbi korku ve heyecanla doluydu.
Saatler sonra, rüzgârın sıcak estiği, toprağın hafifçe duman gibi koktuğu bir yere ulaştı. Tam dinlenmek için oturacakken, gökyüzü kızıl bir renge büründü. Hava titredi. Ardından kulaklarını dolduran bir kanat sesi duydu.
— Korkma küçük insan.
Mert olduğu yerde donakaldı. Karşısında, tüyleri ateş rengiyle parlayan, gözleri altın gibi ışıldayan devasa bir kuş duruyordu.
— Sen… sen Anka Kuşu musun?
— Bana Anka derler. Adımı bilen azdır, cesaret eden daha da az.
Mert dizlerinin titrediğini hissetti ama kaçmadı.
— Seni bulmaya geldim.
— Neden?
Mert düşündü. Cevabı içinden geldi.
— Çünkü herkes umudunu kaybediyor. Köyümüzde insanlar eskisi gibi gülmüyor.
Anka Kuşu kanatlarını yavaşça kapadı.
— Umut, kaybolmaz. Sadece küllenir.
Tam o sırada yer sarsıldı. Dağların arasından kara bir duman yükseldi. Anka Kuşu irkildi.
— Zamanım dar. Küllerim yaklaşırken, bana yardım etmen gerek.
— Nasıl yardım edebilirim? Ben sadece bir çocuğum.
— Cesaret, yaşa bakmaz.
Anka Kuşu Mert’i sırtına aldı ve birlikte gökyüzüne yükseldiler. Bulutların üzerinde, rüzgârın şarkı söylediği bir yerde indiler. Orada, sönmeye yüz tutmuş bir ateş yuvası vardı.
— Bu benim yeniden doğuş yerim. Ama ateş zayıf.
— Ne yapmalıyım?
— Kalbindeki en güçlü duyguyu düşün. Korkunu değil. Umudunu.
Mert gözlerini kapattı. Annesini, köyünü, Dede Hasan’ı düşündü. İnsanların yeniden gülmesini hayal etti. Gözlerinden bir damla yaş düştü ve ateşe değdi.
Ateş bir anda alevlendi.
Anka Kuşu kendini ateşe bıraktı. Mert çığlık atmak üzereyken Anka’nın sesi yankılandı.
— Korkma. Bu bir son değil.
Alevler söndüğünde ortalık sessizdi. Mert diz çöktü.
— Onu kaybettim…
Tam o anda, küllerin arasından küçük, parlak bir kuş çıktı. Minikti ama gözleri aynıydı.
— Her son, yeni bir başlangıçtır Mert.
— Sen… sen hâlâ sensin!
— Çünkü umut paylaşıldıkça büyür.
Anka Kuşu yeniden kanatlandı. Bu kez Mert’i sırtına almadı. Onun karşısında, göz hizasında durdu.
— Artık beni aramana gerek yok. Sen taşıyorsun.
— Neyi?
— Umudu.
Bir anda Mert kendini çınar ağacının altında buldu. Güneş yeni doğuyordu. Köye döndüğünde herkesin yüzü farklıydı. İnsanlar daha canlıydı.
Dede Hasan onu uzaktan gördü.
— Gözlerin değişmiş evlat.
— Çünkü ben gördüm dede.
— Anka’yı mı?
— Hayır… Kendimi.
O günden sonra Güneşova’da bir şeyler değişti. İnsanlar birbirine daha sık sarıldı. Mert ise ne zaman gökyüzünde kızıl bir ışık görse gülümsedi.
Çünkü biliyordu:
Anka Kuşu artık sadece dağlarda değil, umut eden her kalpte yaşıyordu.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın