Keloğlan ile Kırmızı Taş Hikayesi
Uzak dağların eteklerinde, rüzgârın türkü söylediği, dere kenarlarında mor menekşelerin açtığı küçük bir köy varmış. Bu köyde, herkesin sevdiği, kimi zaman muzipliğiyle kimi zaman iyiliğiyle şaşırtan Keloğlan yaşarmış. Annesiyle birlikte, küçük, kiremit çatılı bir evde otururlarmış. Evleri zengin değilmiş ama içi sıcacıkmış; ocakta çorba kaynar, duvarlarda annenin sabırla ördüğü kilimler asılı dururmuş.
Keloğlan bir sabah erkenden uyanmış. Dışarıda güneş yeni doğuyor, gökyüzü turuncuyla pembenin birbirine sarıldığı bir renge bürünüyormuş. Ama o sabah Keloğlan’ın içinde garip bir sıkıntı varmış. Nedensizce kalbi hızlı hızlı çarpıyor, sanki onu çağıran görünmez bir şey varmış.
Annesi ekmek hamurunu yoğururken ona bakmış.
— Hayırdır oğlum, yüzün neden bulut gibi?
— Bilmem ana, içimde bir kıpırtı var. Sanki bugün başıma tuhaf bir iş gelecek.
Annesi gülümsemiş, elini onun yanağına koymuş.
— Her gelen günün içinde biraz sevinç, biraz da sınav vardır Keloğlan. Yüreğin temizse korkma.
Keloğlan annesinin sözlerini aklına koyup dışarı çıkmış. Köy meydanından geçerken çocukların ceviz oynadığını görmüş, değirmencinin eşeği inat edip yürümüyormuş, yaşlı Arife Nine de kapısının önünde oturup ip eğiriyormuş. Tam derenin yanındaki patikaya sapacakken güneşte parlayan garip bir şey görmüş. Eğilip toprağı eşeleyince, avucuna yumruk kadar, pırıl pırıl kırmızı bir taş gelmiş.
Taş öyle sıradan bir taş değilmiş. İçinden hafif bir ışık sızıyor, sanki gün batımının en kızıl anı içine hapsolmuş gibi parlıyormuş. Keloğlan şaşkınlıktan nefesini tutmuş.
— Vay canına! Sen de nesin böyle? Nar tanesi gibi kıpkırmızı, ateş gibi sıcak…
Tam o anda taş bir an titreşmiş. Keloğlan neredeyse korkudan taşı düşürecekmiş. Ama sonra taşın içinden çok ince, çok tatlı bir ses duyulmuş:
— Beni dikkatli tut, Keloğlan…
Keloğlan gözlerini kocaman açmış.
— Eyvah! Taş konuşuyor! Yoksa ben açlıktan hayal mi görüyorum?
Ses yeniden gelmiş:
— Hayal değilsin. Ben Kırmızı Taş’ım. Uzun zamandır doğru kişiyi bekliyordum.
Keloğlan’ın dizleri titremiş. Bir ağacın dibine oturmuş.
— Doğru kişi mi? Ben mi? Ben sadece Keloğlan’ım. Fakir bir kulum işte.
— Tam da bu yüzden sensin. Kalbi temiz olanlar, görünmeyeni duyar.
Keloğlan, hem heyecanlanmış hem de biraz korkmuş. Taşı cebine koyup hızla eve dönmüş. Annesine olanları anlatınca annesi önce inanmakta zorlanmış. Fakat taşı eline alınca o da taşın sıcaklığını hissetmiş.
— Bu taş sıradan değil oğlum, demiş annesi fısıldayarak. — Böyle şeyler ya büyük bir hayır getirir ya da büyük bir imtihan.
Akşam olunca, taş yeniden konuşmuş. Bu kez sesi daha netmiş.
— Ben Dağlar Ardındaki Eski Bahçe’nin anahtarıyım. O bahçede kuruyan bir Hayat Ağacı var. Eğer ağacı yeniden canlandırmazsanız, bu köyün dereleri yaz gelmeden kuruyacak, tarlalar sararacak, kuşlar susacak.
Keloğlan taşın söylediklerini duyunca yutkunmuş.
— Ben bunu nasıl yapacağım?
— Üç şeyi bulman gerekiyor, demiş taş. — Sabah Çiyi, Ay Işığı Tüyü ve Gerçek Gözyaşı. Bunlar olmadan Hayat Ağacı uyanmaz.
Keloğlan annesine dönmüş. Gözlerinde korku ve kararlılık birlikte parlıyormuş.
— Ana, gitmem gerek. Köy susuz kalırsa hepimiz perişan oluruz.
Annesinin gözleri dolmuş.
— Gitmen gerektiğini biliyorum. Ama sakın kibire kapılma, sakın kolay yoldan gitmeye kalkma. En zor kapıları bazen yumuşak söz açar.
Ertesi sabah Keloğlan yola koyulmuş. Sırtına küçük heybesini almış; içine biraz ekmek, peynir ve annesinin ördüğü yün bir mendil koymuş. Yol onu önce Gümüş Çayır’a götürmüş. Çayırda sabahın ilk ışıklarıyla parlayan binlerce damla varmış. Ancak Sabah Çiyi’ni toplamak için çayırın bekçisi olan huysuz turnadan izin almak gerekiyormuş.
Uzun bacaklı, heybetli turna Keloğlan’ın önüne dikilmiş.
— Buraya herkes gelemez! Ne istiyorsun sen?
Keloğlan saygıyla eğilmiş.
— Köyüm için geldim. Hayat Ağacı’nı uyandırmam gerek. Bana biraz Sabah Çiyi verir misin?
Turna gagasını havaya kaldırmış.
— Neden vereyim? Nice kişi geldi, çoğu kendi zenginliği için istedi.
Keloğlan iç çekmiş.
— Benim altın isteyecek halim mi var? Köyümüzde çocuklar gülmeden, dereler çağlamadan altının ne faydası olur?
Turna bir süre ona bakmış. Sonra yumuşamış.
— Sözlerin sıcak. Ama kalbini de sınamam gerek. Şu yaralı yavru serçeyi görüyor musun? Önce onunla ilgilen.
Keloğlan hemen serçeyi avucuna almış. Minik kuşun kanadı incinmiş, gözleri korkuyla titreşiyormuş. Keloğlan annesinin mendilinden ince bir parça koparmış, serçenin kanadını nazikçe sarmış.
— Korkma küçük dostum, iyileşeceksin.
Serçe cılız bir ses çıkarmış. Turna bunu görünce başını eğmiş.
— Al o halde, demiş. — Sabah Çiyi ancak merhametli ellere verilir.
Turna, nilüfer biçiminde bir yaprağın içindeki en parlak çiğ damlasını Keloğlan’a vermiş. Keloğlan teşekkür edip yola devam etmiş.
İkinci durağı, Gece Ormanı’ymış. Ay Işığı Tüyü’nü bulmak için ormanın en derin yerinde yaşayan Gümüş Baykuş’u bulması gerekiyormuş. Orman karanlıkmış, yapraklar hışırdıyor, uzaklardan tuhaf sesler geliyormuş. Keloğlan korkmuş ama geri dönmemiş. Bir süre sonra iri gözlü, yaşlı bir baykuş bir dalın üstünden seslenmiş.
— Gecenin içine niçin daldın, küçük yolcu?
— Ay Işığı Tüyü’nü arıyorum.
Baykuş kanatlarını hafifçe açmış.
— Her isteyen tüy alamaz. Karanlıktan korkuyor musun?
Keloğlan dürüstçe cevap vermiş.
— Korkuyorum. Hem de çok korkuyorum. Ama köyümü kurtarmak için yürümeye devam ediyorum.
Baykuşun gözleri parlamış.
— Cesaret korkmamak değildir. Korkuyla birlikte yürüyebilmektir.
Sonra baykuş onu, ormanın içindeki yankı mağarasına götürmüş. Mağarada insanın en gizli duyguları yankılanıyormuş. Keloğlan oraya adım atınca kendi sesini duymuş:
— Ya başaramazsam? Ya herkes bana gülerse? Ya annem beni bir daha göremezse?
Sözler taş duvarlardan çarpıp geri dönmüş. Keloğlan’ın gözleri dolmuş. Ama kaçmamış. Yumruklarını sıkıp başını kaldırmış.
— Korkarım, evet. Ama sevdiğim şeyler korkumdan büyük.
Bu söz üzerine mağaranın tavanından gümüş bir tüy süzülerek avucuna düşmüş. Baykuş başını sallamış.
— İşte Ay Işığı Tüyü. Doğruyu söyleyen yürek ödülünü alır.
Keloğlan şimdi iki parçayı bulmuş ama en zoru kalmış: Gerçek Gözyaşı. Bunun için Dağlar Ardındaki Eski Bahçe’ye varması gerekiyormuş. Günler süren yolculuktan sonra, sarmaşıklarla kaplı paslı bir kapının önüne gelmiş. Kırmızı Taş cebinde ısınmış.
— Kapıyı bana dokundur, demiş.
Keloğlan taşı kapıya değdirince kapı ağır ağır açılmış. İçerisi bir zamanlar çok güzelmiş belli ki; ama şimdi yapraklar solmuş, havuz kurumuş, çiçekler başlarını eğmiş. Ortada kocaman bir ağaç duruyormuş. Dalları kupkuru, gövdesi çatlak çatlakmış.
Ağacın dibinde küçük bir kız oturuyormuş. Saçları yaprak gibi dalgalı, elbisesi toprak rengindeymiş. Yüzü üzgünmüş.
— Sen kimsin? diye sormuş Keloğlan.
— Ben bu bahçenin ruhuyum, demiş kız. — Hayat Ağacı kuruduğundan beri ne gülebiliyorum ne de şarkı söyleyebiliyorum.
Keloğlan yavaşça yaklaşmış.
— Ben onu iyileştirmek için geldim. Sabah Çiyi ve Ay Işığı Tüyü bende. Ama Gerçek Gözyaşı’nı nereden bulacağımı bilmiyorum.
Kız üzgün üzgün başını sallamış.
— Gerçek Gözyaşı ne hileyle gelir ne de zorla. Yalnızca kalpten koparsa doğar.
Keloğlan kurumuş ağaca bakmış. Sonra köyünü düşünmüş: testileri boş kalan kadınları, susuzluktan solan tarlaları, oynarken gülüşen çocukları, annesinin yorgun ama sevgi dolu gözlerini… Birden içi öyle dolmuş ki, dizlerinin üzerine çökmüş.
— Ben köyümün susmasını istemiyorum, diye fısıldamış. — Annemin yüzünün üzülmesini istemiyorum. Çocukların neşesi solmasın. Kuşlar dönsün, dere aksın, herkes gülsün…
Sözleri titremiş. Gözlerinden bir damla yaş süzülmüş ve kuru toprağa düşmüş. Düşer düşmez toprak ışıldamaya başlamış.
Kırmızı Taş sevinçle parlamış.
— İşte Gerçek Gözyaşı!
Keloğlan hemen Sabah Çiyi’ni ağacın köklerine dökmüş, Ay Işığı Tüyü’nü dallarına iliştirmiş, Kırmızı Taş’ı da gövdenin oyuk yerine yerleştirmiş. Bahçe önce sessizleşmiş. Sonra derinden gelen bir nabız sesi duyulmuş: güm… güm… güm…
Bir anda ağacın dallarında incecik yeşil filizler belirmiş. Sonra yapraklar açmış, kırmızı çiçekler patlamış, kurumuş havuza su dolmuş. Bahçeye kuşlar üşüşmüş. O küçük kız ayağa kalkmış; yüzüne ilk kez gülümseme gelmiş.
— Başardın Keloğlan!
Tam o sırada ağaçtan yumuşak bir ses yükselmiş:
— İyilikle yapılan hiçbir şey kaybolmaz.
Bahçenin ruhu, Keloğlan’a küçük bir tohum vermiş.
— Bunu köyüne götür. En kurak yere dik. Umut orada yeşerecek.
Keloğlan sevinçten neredeyse ağlayacakmış.
— Ben tek başıma yapmadım. Turna yardım etti, baykuş yardım etti, bu taş bana yol gösterdi…
Kız gülmüş.
— İyi kalpler birbirini bulur.
Keloğlan köyüne döndüğünde herkes onu merakla karşılamış. Annesi onu görünce koşup sarılmış.
— Oğlum! Sağ salim döndün ya, dünya benim oldu.
Keloğlan annesine sımsıkı sarılmış.
— Ana, çok korktum ama senin sözlerin beni ayakta tuttu.
Köylüler toplanmış. Keloğlan tohumu, köy meydanındaki kurumuş toprağa ekmiş. Kırmızı Taş’ı da yanına koymuş. O anda yerden bir titreşim gelmiş; tohum filizlenmiş, birkaç nefeste koca bir ağaca dönüşmüş. Ağacın köklerinden berrak sular akmaya başlamış. Çocuklar sevinçle çığlık atmış, yaşlılar dua etmiş, tarlalara yeniden canlılık gelmiş.
Arife Nine gözlerini silmiş.
— Demek iyilik, bir taşın içindeki ışığı bile uyandırırmış.
Keloğlan utangaçça başını kaşımış.
— Ben sadece üzerime düşeni yaptım.
Annesi gülmüş.
— İşte en büyük kahramanlık da budur oğlum.
O günden sonra köyde hiçbir dere kurumamış. Kırmızı Taş ağacın dibinde usul usul parlamış. Çocuklar her akşam o ağacın altında toplanıp Keloğlan’dan hikâyeyi tekrar anlatmasını istermiş.
Keloğlan da her defasında aynı şeyi dermiş:
— Unutmayın, en güçlü şey altın değil, kılıç değil, büyü değil. En güçlü şey temiz kalptir. Çünkü gerçek gözyaşı ancak sevgiyle doğar.
Ve derler ki, rüzgâr o köyden geçerken hâlâ kırmızı yaprakları titreştirir, çocukların kulağına şu sözleri fısıldarmış:
İyilikle yürüyen, en karanlık yolda bile ışığını bulur.

Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın