Ayı ile Sincap Hikayesi

Pelin Kaya 10.01.2026 55 Okunma Sayısı Hayvanlar Alemi Hikayeleri 0 Yorum
Ayı ile Sincap Hikayesi
Sesli Masal

Ormanın en yeşil zamanlarıydı. Yapraklar güneş ışığını küçük parıltılar gibi yere düşürüyor, rüzgâr dalların arasında şarkı söyler gibi dolaşıyordu. Bu ormanda herkes birbirini tanırdı; kim nerede yaşar, hangi ağacın kovuğunda hangi kuş uyur, hangi patikanın sonunda en tatlı böğürtlen olur… Hepsi bilinir, anlatılırdı.

Bu ormanın en iri cüsseli, en yumuşak kalpli sakinlerinden biri Ayı Rıza’ydı. Rıza, büyük bir gövdeye sahipti ama asıl büyüklük, kalbinin içindeydi. Yalnızca biraz… hımm… sakardı. Bir dalı tutarken iki dalı kırabilir, su içerken burnunu şıpırdatıp etrafı ıslatabilir, yürürken fark etmeden bir çiçek tarlasını ezebilirdi. Elinden geleni yapar, yine de bazen “keşke daha dikkatli olsam” diye iç geçirirdi.

Ormanın en küçük, en hızlı, en meraklı sakinlerinden biri de Sincap Ceylan’dı. Ceylan’ın kuyruğu kabarık bir bulut gibiydi. Bir dalda durur, sonra birdenbire başka bir dala atlar, sonra bir daha… Orman onun için bir oyun parkıydı. Neşeliydi, konuşkandı, ama aynı zamanda çok titizdi. Her fındığı tek tek seçer, her kozalağı en düzgün köşeye dizerdi.

Bir sabah, güneş yeni yeni yükselirken Ceylan fındık toplamak için her zamanki gibi koşturuyordu. Dallar arasında zıplıyor, durup çevresini dinliyor, sonra yine zıp zıp ilerliyordu. Tam en sevdiği meşe ağacının altına geldiğinde bir şey fark etti: Ağacın yanında minik bir tabela vardı. Tabela bir dal parçasına iliştirilmişti ve üstünde düzenli harflerle şöyle yazıyordu:

# Orman Neşesi Şenliği
# Bugün Öğleden Sonra
# Meydan Çayırında

Ceylan’ın gözleri parladı. Şenlik demek oyun, müzik, yarışma ve en önemlisi… birlikte gülmek demekti.

"Şenlik varmış! Kesin ceviz yuvarlama yarışı olur. Belki de en hızlı tırmanma oyunu!" diye fısıldadı kendi kendine.

Hemen aşağı inip koşturmaya başladı. Kime rastlasa haberi veriyordu. Tavşan Sarp’a, Kirpi Fırat’a, Kaplumbağa Mehmet’e… Herkese.

Derken çalıların arasından ağır adımlarla Ayı Rıza çıktı. Elinde bal kokulu bir petek parçası vardı; belli ki kahvaltısını tamamlamış, keyfi yerindeydi. Ceylan onu görünce sevinçle yanına atladı.

"Rıza! Bugün şenlik var! Meydan çayırında!"

Rıza’nın yüzü güldü ama gözlerinin içindeki pırıltının yanında bir gölge de belirdi.

"Şenlik mi… Güzel olur. Ama ben yine bir şeyleri deviririm diye korkuyorum, Ceylan."

Ceylan bir an durdu. Rıza’nın bu cümlesini daha önce de duymuştu. Büyük olduğu için kendini hep bir adım geride tutar, kalabalığa karışınca ellerini nereye koyacağını bilemezdi.

"Rıza, senin kocaman olman kötü bir şey değil. Hem sen olmasan kim bize yüksek dallardaki elmayı indirir?"

Rıza utangaçça kafasını kaşıdı.

"İndiririm ama bazen elmayla birlikte dal da iner."

Ceylan kıkırdadı, sonra göz kırptı.

"O zaman bugün plan yaparız. Şenliğe birlikte gideriz. Sen dikkatli olursun, ben de sana yardımcı olurum. Anlaştık mı?"

"Anlaştık." dedi Rıza, sesi biraz daha cesur çıkmıştı.

Öğleden sonra yaklaşırken ormanın meydan çayırı hareketlenmeye başladı. Kuşlar küçük dallara konup ötüşüyor, tavşanlar çimlerin üstünde sıçrıyor, kaplumbağalar bile “acele etmiyorum ama geliyorum” der gibi ilerliyordu. Ortada renkli yapraklardan yapılmış süsler asılmıştı. Kütüklerden küçük bir sahne kurulmuş, yanına da “Oyun Alanı” yazan bir işaret dikilmişti.

Ceylan, Rıza’yı şenlik alanına getirirken onun omzuna hafifçe dokundu.

"Bak, herkes burada. Kimse senden korkmuyor. Hatta seni görünce seviniyorlar."

Rıza etrafa baktı. Tavşan Sarp el salladı.

"Rıza abi, hoş geldin!"

Kirpi Fırat zıplayarak yaklaştı.

"Bugün halat çekme varmış, sen de girsen ya!"

Rıza bir adım geri çekildi.

"Halat çekme mi… ben çekince ip kopar mı?"

Ceylan hemen araya girdi.

"Kopmaz. Hem sen çekmek zorunda değilsin. Biz birlikte izler, sonra başka oyuna katılırız."

O sırada sahnenin üstüne Baykuş Nihat çıktı. Ciddi görünürdü ama sesi sıcak ve yumuşaktı. Kanatlarını açıp herkesi selamladı.

"Orman Neşesi Şenliği’ne hoş geldiniz! Bugün oyun var, yarışma var, şarkı var. Ama en önemlisi birlikte eğlenmek var!"

Herkes alkışladı. Ceylan da kuyruğunu sallayıp alkışlayanlara katıldı. Rıza ise alkışlamaya çalışırken patilerini birbirine vurunca “pof pof” diye güçlü bir ses çıktı. Yanındaki iki tavşan bir an irkildi, sonra gülmeye başladı.

"Ne güzel alkış bu!" dedi Tavşan Sarp.

Rıza şaşırdı.

"Korkmadınız mı?"

"Korkmadık, sadece rüzgâr gibi oldu!"

Rıza’nın omuzları gevşedi. Ceylan ona fısıldadı.

"Gördün mü? Senin gücün bazen eğlenceli bile."

İlk oyun “Ceviz Yuvarlama Yarışı”ydı. Herkes önüne bir ceviz aldı. Kurallar basitti: Cevizi bir çizgiden yuvarlayacaksın, en düzgün şekilde giden kazanacaktı. Ceylan hemen heyecanlandı.

"Ben buna bayılırım!"

Rıza ise şüpheyle baktı.

"Benim parmağım… şey… pati ucu ceviz kadar büyük."

"O zaman sen hakem ol!" dedi Ceylan. "Sen bakarsın, kimin cevizi çizgiyi aşmış."

Rıza’nın yüzü aydınlandı.

"Hakem olabilirim. En azından ceviz ezmem."

Yarış başladı. Ceylan cevizi kuyruğunun ucuyla nazikçe iterek yuvarladı. Ceviz sanki onu dinliyormuş gibi düz gitti. Tavşanlar patileriyle itti, kirpiler burunlarıyla dürttü, kaplumbağalar ise “sabırla yuvarladı.”

Rıza dikkatle izledi. Bir ceviz yan çizgiye kayınca seslendi.

"Dur! O ceviz çizgiden çıktı. Yeniden!"

Ceylan gülerek başını salladı.

"Rıza, sen tam bir adalet ayısısın."

"Adalet ayısı…" dedi Rıza, kelimeyi sever gibi tekrarladı. "Güzelmiş."

Ceviz yuvarlama bittiğinde Ceylan birinci oldu. Herkes onu alkışladı. Ceylan sevinçle zıpladı ama bir an durup Rıza’ya baktı. Rıza, gururla alkışlıyordu.

"Aferin Ceylan. Çok düzgün yuvarladın."

Ceylan’ın içi ısındı.

"Teşekkür ederim. Ama en iyi şey, senin burada olman."

Sonra “Meyve Toplama Oyunu” başladı. Yüksek dallara asılmış meyveler vardı. Küçükler zıplayarak almaya çalışacak, büyükler de “yardım ekibi” olacaktı. Baykuş Nihat duyurdu:

"Bu oyun ekip oyunu! Birbirinize yardım edeceksiniz."

Ceylan hemen Rıza’ya döndü.

"İşte bu! Senin gücün burada lazım!"

Rıza şaşırdı.

"Ama ben… dal kırarım."

"Kırmazsın. Çünkü ben sana söyleyeceğim nereden tutacağını. Sen de yavaşça."

Rıza derin bir nefes aldı.

"Tamam. Deneyelim."

Oyun başladı. Ceylan hızlıca ağaca tırmandı. En üstte parlak kırmızı bir elma vardı, ama dal inceydi. Ceylan oraya uzanırken biraz zorlandı.

"Rıza! Şu alttaki kalın dala yaklaş! Ben elmayı sarkıtacağım."

Rıza yavaşça ilerledi, kalın dalın yanına geldi. Patisini tam Ceylan’ın dediği yere koydu. Ceylan elmayı nazikçe koparıp aşağı sarkıttı.

"Şimdi, yavaşça al!"

Rıza iki parmağıyla değil, pati ucunun en yumuşak kısmıyla elmayı tuttu. Elma ezilmedi. Rıza şaşkınlıkla baktı.

"E… ezilmedi!"

Ceylan gülerek bağırdı.

"Çünkü yavaş yaptın! Sen yapabiliyorsun!"

Rıza’nın yüzündeki gülümseme büyüdü. O an, sanki ormanın en büyük ayısı değil de, yeni bir şeyi başarmış küçük bir çocuk gibi sevindi.

Bir süre sonra oyun devam ederken bir aksilik oldu. Kaplumbağa Mehmet’in topladığı küçük armutlar bir sepette duruyordu. Tam Mehmet sepeti taşırken Tavşan Sarp heyecandan zıplayıp sepetin yanından geçti ve sepet devrildi. Armutlar çimlerin içine dağıldı. Mehmet’in gözleri doldu. Kimse ona “anne” demedi, kimse anne temalı bir şey söylemedi, ama Mehmet’in yüzündeki üzüntü herkesin içini burktu.

Mehmet titrek bir sesle konuştu:

"Ben… ben onları tek tek seçmiştim."

Ceylan hemen aşağı indi, armutların yanına koştu.

"Üzülme Mehmet, birlikte toplarız."

Tavşan Sarp kulaklarını düşürdü.

"Ben… ben fark etmedim. Özür dilerim."

Mehmet başını eğdi, konuşamadı bile.

Rıza sessizce yaklaştı. Büyük adımlarla değil, küçük adımlarla. Sonra çimlerin içine düşen armutlara baktı. Normalde bir ayı eğilip küçük armutları toplarken sakarlık yapabilirdi. Ama bu sefer Rıza, Ceylan’ın az önce ona öğrettiği gibi, yavaşça hareket etti. Kocaman patisini çimlerin üstüne koydu, armutları ezmeden avuçladı. Sonra bir kütüğün üstüne dizmeye başladı.

"Mehmet, bak. Ezmeden topladım."

Mehmet şaşkınlıkla başını kaldırdı.

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten." dedi Rıza. "Sen seçtin ya, ben de dikkat ederek topladım."

Ceylan gülümsedi.

"Rıza, bugün senin günün."

Tavşan Sarp da armutları toplamaya başladı.

"Ben de yardım edeceğim. Hızlı zıplamayı biraz bırakıyorum."

Mehmet’in gözlerindeki yaş, yavaş yavaş neşeye dönüştü.

"Teşekkür ederim. Hepsi geri geldi."

Oyunlar bitince “Şarkı ve Hikâye Saati” başladı. Herkes çimenlere oturdu. Baykuş Nihat sahneye çıktı.

"Şimdi herkes bir şey anlatabilir. Bir anı, bir komik olay, bir teşekkür…"

Ormanda sessizlik oldu. Herkes birbirine baktı. Kimse ilk konuşan olmak istemedi. Ceylan kımıldandı ama sonra Rıza’yı gördü. Rıza da kıpır kıpırdı sanki. Ceylan fısıldadı:

"İstersen sen konuş. Bugün çok güzel şey yaptın."

Rıza gözlerini büyüttü.

"Ben mi? Herkesin önünde mi?"

"Evet. Korkma. Ben buradayım."

Rıza ağır ağır sahneye çıktı. Kütüğün üstüne oturdu. Boğazını temizledi. Ormanda herkes onu izliyordu. Rıza bir an durdu, sonra konuştu.

"Ben… ben bugün şenliğe gelmek istemiyordum."

Herkes şaşırdı. Tavşan Sarp kulaklarını dikti. Kirpi Fırat bile durdu.

"Çünkü büyük olduğum için sakar olduğumu sanıyordum. Her şeyi bozacağımı düşünüyordum."

Ceylan gözlerini kırpıştırdı, gururla dinliyordu.

"Ama Ceylan bana dedi ki… plan yaparız."

Ceylan hafifçe başını salladı.

"Sonra hakem oldum. Sonra elma aldım. Sonra armut topladım. Ve… kimse bana kızmadı."

Rıza’nın sesi bir an titredi, ama bu hüzünlü bir titreme değil, içten bir duyguydu.

"Bazen insan… şey… ayı… yanlış yapmaktan korkuyor. O korku yüzünden hiç denemezse, doğru yaptığı şeyi de göremez."

Ormanda bir “hmmm” sesi dolaştı; herkes anladı.

"Bugün şunu öğrendim: Büyük olmak, kaba olmak demek değil. Küçük olmak da zayıf olmak demek değil. Birlikte olunca herkes daha iyi oluyor."

Bir an sessizlik oldu. Sonra alkış koptu. Bu sefer Rıza’nın alkışı bile kimseyi irkiltmedi; herkes güldü, çünkü o ses, şenliğin en güçlü, en içten alkışıydı.

Ceylan sahneye doğru seslendi:

"Rıza! Sen harika konuştun!"

Rıza utandı ama mutlu oldu.

"Sen olmasan konuşamazdım."

Şenlik akşama doğru yavaş yavaş bitti. Gökyüzü turuncu ve pembe renklere büründü. Herkes evine dönerken çayırın ortasında bir şey kaldı: Kütükten yapılmış küçük bir “Teşekkür Panosu.” Baykuş Nihat demişti ki herkes bir yaprak alıp teşekkür etmek istediği birine asacak.

Ceylan bir yaprak aldı, üstüne dikkatle yazdı ve panoya astı. Rıza merak edip yanına geldi.

"Ne yazdın?"

Ceylan gülümsedi.

"Okuyabilirsin."

Rıza eğildi. Yaprakta şöyle yazıyordu:

Rıza’ya teşekkürler.
Bugün dikkat etmeyi öğrendi ve bize neşeyi hatırlattı.

Rıza’nın gözleri parladı.

"Ben de yazacağım."

Bir yaprak aldı. Yazmayı biraz zor becerirdi ama özenle harfleri çizdi. Sonra panoya astı. Ceylan okumak için yaklaştı. Yaprakta şunlar yazıyordu:

Ceylan’a teşekkürler.
Bana plan yapmayı öğretti.
Ben de kendime inanmayı öğrendim.

Ceylan’ın içi sevinçle doldu. Kuyruğu kendiliğinden sallandı.

"Rıza, yarın da birlikte bir şey yapalım mı?"

Rıza, sanki yıllardır beklediği bir daveti almış gibi gülümsedi.

"Yapalım. Hem bu sefer ben de bir oyun öneririm."

"Ne oyunu?"

Rıza düşünür gibi yaptı, sonra ciddi bir yüzle söyledi.

"Dikkatli Yürüyüş Yarışı."

Ceylan kahkaha attı.

"Bu nasıl yarış?"

"Kim en dikkatli yürür, kimseye çarpmadan, çiçek ezmeden… o kazanır."

Ceylan gülerek başını salladı.

"Tam sana göre. Ama ben de katılırım."

Rıza çayırdan ormana doğru yürürken artık adımlarını saklamıyordu. Büyük ayıydı, evet. Ama o gün, büyük olmanın en güzel tarafını keşfetmişti: Büyük bir kalple, küçük şeylere de dikkat edebilmek.

Ceylan da yanında zıplayarak ilerledi. Kimi zaman Rıza’ya “şu dala basma” dedi, kimi zaman Rıza Ceylan’a “acele etme” dedi. İkisi de birbirinden bir şey öğreniyordu. Ormanın içi şenlikten sonra bile neşeliydi; çünkü neşe, yalnızca oyunla değil, birbirine iyi davranmakla da büyürdü.

Ve o akşam, ormanda herkes uyumadan önce aynı şeyi düşündü: Bugün çok eğlenceliydi. Ama en güzeli, kimsenin dışarıda kalmamasıydı.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın