Güzel ve Çirkin Hikayesi
Kasabanın dışındaki ormanın kıyısında, herkesin uzaktan bakıp iç çektiği bir yer vardı: Gül Konağı. Duvarları sarmaşıklarla örülü, pencereleri eski bir masal gibi yüksek, bahçesi ise hem büyülü hem de ürkütücü görünürdü. Kasabalılar, konağın sahibinin “çirkin” olduğunu söylerdi. Kimisi dev gibi, kimisi canavar gibi… Ama kimse gerçekten görmemişti.
Kasabanın en meraklılarından biri, on iki yaşındaki Elifti. Elif kitap okumayı sever, okudukça da dünyayı daha geniş düşünürdü. “Birini görmeden nasıl karar verilir?” diye içinden geçirirdi. Babası Mehmet, kasabada küçük bir çiçek dükkânı işletirdi. En güzel güller, en canlı laleler onun dükkânından çıkardı.
Bir sabah, Mehmet’in yüzü endişeli geldi.
— Elif, bugün ormana girmem gerekiyor. Kasabadan uzaktaki bir tüccara çiçek götüreceğim. Hava bozmadan dönmeliyim.
Elif babasının sesindeki titremeyi duydu.
— Orman mı? Ya yağmur bastırırsa?
— Merak etme kızım. Yolumu bilirim. Hem… çiçekler söz verdik mi gider.
Elif, babasına yardım etmek için küçük sepeti hazırladı. Tam Mehmet yola çıkacakken Elif, dükkânın köşesinde duran tek bir beyaz gülü gösterdi. O gül, Elif’in annesinden kalan bir anıydı.
— Baba… eğer yolun üstünde güzel bir gül bahçesi görürsen, bana bir gül getirir misin?
Mehmet gülümsedi ama gözleri biraz dalgınlaştı.
— Getiririm, söz.
Mehmet gitti. Öğle vakti geçti, akşamın rengi gökyüzüne vurdu, ama Mehmet hâlâ dönmedi. Elif’in kalbi kuş gibi çırpınmaya başladı. Evde oturmak imkânsızdı.
— Ben babamı bulacağım.
Komşuları “Ormana girilmez!” dese de Elif’in içindeki sevgi daha yüksek konuşuyordu. Fenerini aldı, pelerinini giydi, sessizce yola koyuldu.
Ormanın içine girince rüzgâr, yaprakları fısıldatıyordu sanki:
— Dön… dön…
Elif korktu ama adımlarını hızlandırdı. Bir süre sonra yağmur başladı. Fenerin ışığı titrerken uzakta büyük bir kapı gördü: Gül Konağı’nın kapısı.
Kapının önünde, babasının arabasının izleri vardı.
— Baba! Buradasın, değil mi?
Elif kapıyı itti. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi sıcaktı. Büyük bir salon, yüksek tavanlar, duvarlarda eski tablolar… Ama en çok dikkat çeken şey, salonun ortasında duran kocaman bir gül vazosuydu.
Birden derin bir ses duyuldu.
— Buraya kim girdi?
Elif olduğu yerde kaldı. Gölgeden biri çıktı. Boyu uzun, omuzları genişti. Yüzünde sert çizgiler, kaşlarında keder, gözlerinde ise yorgun bir öfke vardı. Kasabalıların “çirkin” dediği kişi oydu: Kaan.
Elif korktu ama kaçmadı.
— Ben Elif… Babam Mehmet’i arıyorum. Buraya geldiğini gördüm.
Kaan’ın bakışları daraldı.
— Mehmet mi? O… burada.
Kapının yanından Mehmet çıktı. Yüzü mahcup, elleri titriyordu. Elif koşup babasına sarıldı.
— Baba! İyi misin?
— İyiyim kızım… ama…
Mehmet, Kaan’a bakıp başını eğdi.
— Ben… konağın bahçesinde bir gül kopardım. Yağmurdan sığınmak için içeri girdim. Açtım kapıyı… sonra gülü görünce… kızım istemişti. Özür dilerim.
Kaan’ın yüzü bir an sarsıldı. Sanki öfke ile acı birbirine karıştı.
— O gül… bu konağın kalbi. Burada her şey o güle bağlı. Onu koparan, bedel öder.
Elif babasının önüne geçti.
— Bedel mi? Babam kötü biri değil! Sadece bana söz vermişti.
Kaan, Elif’e uzun uzun baktı. Elif’in gözlerinde korkudan çok sevgi vardı.
— Söz… dedi Kaan fısıltıyla. Ben de birine söz vermiştim bir zamanlar.
Salonun köşesinden ince bir ses geldi. Kimseyi görmediler ama sanki duvarlar konuşuyordu.
— Kaan Bey… belki de…
Elif ürperdi.
— Kim konuştu?
Kaan, bakışlarını kaçırdı.
— Bu konakta… her şey biraz tuhaftır.
Mehmet dizlerinin üstüne çöktü.
— Ne istersen yaparım. Yeter ki kızımı bırakın, beni cezalandırın.
Elif babasının omzuna dokundu.
— Hayır baba. Birlikteyiz.
Kaan’ın yüzündeki sertlik yumuşar gibi oldu ama hemen toparlandı.
— Mehmet gidebilir. Ama… Elif burada kalacak.
Mehmet dondu.
— Ne?! Olmaz!
Elif’in kalbi sıkıştı. Ama babasının gözlerindeki korku, ona bir karar verdirtti. Birinin fedakârlık yapması gerekiyordu. Ve Elif, sevgiyi korkudan üstün tutmayı annesinden öğrenmişti.
— Tamam. Ben kalırım. Babam gitsin.
Mehmet’in gözleri doldu.
— Elif… yapma…
— Baba, ben iyiyim. Hem… belki bu konakta düşündüğümüz kadar kötü bir şey yoktur.
Kaan başını çevirdi, sanki bu sözler onu incitmişti.
— Sen… beni tanımıyorsun.
— Tanımıyorum, o yüzden karar vermiyorum.
Kaan bir an sustu. Sonra ağır bir sesle konuştu:
— Mehmet, git. Şafak sökmeden ormandan çık.
Mehmet, Elif’e sıkıca sarıldı.
— Seni almaya geleceğim, söz!
Elif gülümsedi ama gözleri doluydu.
— Ben de seni bekleyeceğim, söz.
Mehmet gitti. Kapı kapanınca konak daha da sessizleşti. Elif tek başına kaldığını sandı ama sonra yine o ince ses duyuldu. Bu kez bir mumluk, hafifçe kıpırdadı.
— Hoş geldin küçük hanım…
Elif şaşkınlıkla geri çekildi.
— Mumluk… konuşuyor!
Bir başka ses, bu kez saatin içinden geldi.
— Şaşırma! Burası gül kadar garip bir yerdir.
Elif’in ağzı açık kaldı.
— Siz… siz canlı mısınız?
— Biraz canlı, biraz mahcup, biraz da lanetliyiz, dedi mumluk.
Elif, Kaan’a döndü.
— Bunlar… neden böyle?
Kaan’ın yüzü karardı.
— Bir zamanlar ben kibirdim. Kimseyi dinlemezdim. Bir gün kapıma yaşlı bir kadın geldi, sığınmak istedi. Onu kovdum. O da bana gerçeği gösterdi: Kalbim çirkinleşince yüzüm de çirkinleşti. Ve konaktaki herkes… benim yüzümden böyle oldu.
Elif yutkundu.
— Peki… kurtuluş yok mu?
Kaan, vazodaki güle baktı.
— Var. Ama masallardaki gibi kolay değil. Biri beni… gerçekten severse… bu lanet biter. Ama kim sever ki?
Elif’in içi burkuldu. Kaan’ın “çirkin” dediği şey yüzüydü ama asıl yarası kalbindeki yalnızlıktı.
O gece Elif’e bir oda verdiler. Oda sıcaktı, yatak yumuşaktı. Ama Elif uyuyamadı. Babasını düşünüyor, bir yandan da Kaan’ın gözlerindeki hüznü hatırlıyordu.
Ertesi gün Elif konağı gezdi. Kütüphaneyi görünce gözleri parladı.
— Bu kadar kitap!
Kapı aralığından Kaan izliyordu.
— Kitapları sever misin?
— Çok! Kitaplar insana bir sürü kalp verir.
Kaan kaşlarını çattı.
— Bir sürü… kalp mi?
— Evet. Çünkü her hikâyede biri üzülür, biri sevinir. Sen de onları hissedersin. O yüzden kalbin büyür.
Kaan bir şey demedi. Ama ilk kez, yüzünün bir köşesinde minicik bir gülümseme belirdi.
Günler geçtikçe Elif, Kaan’ın aslında kötü biri olmadığını görmeye başladı. Sert konuşuyordu ama kimseyi incitmemeye çalışıyordu. Bahçedeki güle her gün bakıyor, sanki ondan özür diler gibi duruyordu. Elif de ona yardım etmeye karar verdi.
Bir gün Elif, yemek salonunda Kaan’a baktı.
— Sen hep yalnız mı yemek yiyorsun?
— Evet.
— Ben de yalnız sevmem. Yanında oturabilir miyim?
Kaan önce “hayır” demek ister gibi dudaklarını kıpırdattı, sonra sustu.
— Otur.
Elif oturdu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra Elif, en merak ettiği şeyi sordu.
— Kaan… sen hiç özür diledin mi o kadından?
Kaan’ın gözleri büyüdü.
— Her gün içimde diliyorum ama… o burada değil.
Elif başını salladı.
— Belki de özür sadece sözle değil, davranışla olur.
Kaan derin bir nefes aldı.
— Ben davranışla bile geç kaldım.
Elif masanın üstündeki ekmeği küçük parçalara böldü, kuşlara vermek için pencereye koydu.
— Geç kalmak diye bir şey var, ama vazgeçmek daha kötü.
Kaan, Elif’e dikkatle baktı.
— Sen… beni korkutmuyorsun. Neden?
Elif omuz silkti.
— Korkuyorum aslında. Ama babamı seviyorum ya… sevgi korkuyu itiyor.
Kaan’ın sesi titredi.
— Keşke biri beni böyle sevseydi…
Elif’in boğazı düğümlendi. Kaan’ın çirkinliği yüzünde değil, kalbine yapışmış yalnızlıktaydı. Elif, onu “kurtarmak” için değil, onu “anlamak” için burada olmak istediğini fark etti.
O sırada dışarıdan bir ses geldi. Kapıya vuruyorlardı. Elif koştu. Kapıyı açınca babası Mehmet’i gördü. Üstü başı çamur içindeydi ama gözleri kararlıydı.
— Elif! Seni almaya geldim!
Elif sevindi ama aynı anda içi sızladı. Çünkü Kaan’ı geride bırakmak düşüncesi… onu garip bir şekilde üzdü.
Mehmet içeri girince Kaan ortaya çıktı.
— Söz vermiştin, geldin.
Mehmet başını dik tuttu.
— Kızımı götüreceğim. Bedel neyse öderim.
Kaan, vazodaki güle baktı. Gülün bir yaprağı daha düşmüştü.
— Elif gitmek isterse… gidebilir. Ama… geri dönmezse… gül biter. Ve her şey…
Elif bir adım attı.
— Baba… ben… kısa bir süre daha kalabilir miyim?
Mehmet şaşkına döndü.
— Neden?
Elif derin bir nefes aldı.
— Çünkü burada biri çok yalnız. Ve ben yalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum… annem gidince hissetmiştim. Kimse bana kötü davranmadı. Kaan da kötü değil. Sadece… yaralı.
Mehmet’in gözleri doldu. Kızının büyüdüğünü o an anladı.
— Kızım… bu ağır bir karar.
— Biliyorum. Ama kalbim böyle diyor.
Kaan başını çevirdi, sanki utanıyordu.
— Elif, zorunda değilsin.
Elif ona yaklaştı. Kaan’ın gözleri kaçacak yer aradı.
— Zorunda değilim. Seçiyorum.
Salon bir an titredi. Mumluk ışığını büyüttü, saat sevinçle tıkırdadı. Vazodaki gül, sanki biraz canlandı. Kaan’ın yüzündeki sert çizgiler yumuşadı, gözlerindeki yük hafifledi.
Elif, Kaan’ın eline dokundu. Kaan ilk kez geri çekilmedi.
— Kaan… ben seni yüzün için sevmiyorum. Ben seni, iyi olmaya çalıştığın için seviyorum. Korkuna rağmen nazik kaldığın için seviyorum.
Kaan’ın gözlerinden bir damla yaş aktı.
— Ben… sevilebilir miyim gerçekten?
— Evet. Çünkü çirkinlik bazen dışarıda değil, insanın kendine söylediği kötü sözlerde olur. Sen kendine çok kötü konuşmuşsun.
Tam o anda, konak sanki derin bir nefes aldı. Duvarların üzerindeki gölgeler çekildi, pencere camları ışıldadı. Mumluk birden durdu; konuşmayı bıraktı. Saat sessizleşti. Bir rüzgâr geçti. Vazodaki gülün son yaprağı düşmedi; aksine gül yeniden açtı.
Kaan’ın yüzü, yavaş yavaş değişti. Sert çizgiler yerini sakin bir ifadeye bıraktı. Gözleri aynı kaldı: hâlâ derin, hâlâ düşünceli… ama artık daha aydınlıktı. Kaan “güzel” olmuştu belki, ama asıl güzellik, onun omuzlarından kalkan yükteydi.
Mehmet hayretle fısıldadı.
— Bu… bir mucize mi?
Kaan başını eğdi.
— Hayır. Bu… bir kalbin eve dönüşü.
Elif gülümsedi. Kaan’a baktı, sonra babasına.
— Bak baba… masallarda bazen en büyük büyü, birini gerçekten görmektir.
Mehmet Elif’e sarıldı.
— Senin kalbin çok güzel kızım.
Kaan, bahçeye doğru yürüdü. Kapıyı açtı. Orman artık daha az korkutucu görünüyordu. Gökyüzünde bulutlar dağılmıştı.
— Elif… artık gidebilirsin. Ama istersen… arada uğra. Kütüphanem hâlâ seni bekler.
Elif kıkırdadı.
— Söz! Hem bir de… gül bahçesini birlikte düzenleriz.
Kaan gülümsedi.
— Birlikte.
Elif ve babası yola çıkarken Elif, son bir kez arkasına döndü. Gül Konağı artık ürkütücü değil, sıcak bir masal evi gibiydi. Ve Elif şunu biliyordu: Güzel olmak, aynaya bakınca değil; birinin kalbine dokununca anlaşılırdı.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın