Heidi Hikayesi

Pelin Kaya 15.01.2026 57 Okunma Sayısı Çocuk Hikayeleri 0 Yorum
Heidi Hikayesi
Sesli Masal

Heidi, sabahın en erken ışıklarıyla uyandı. Kulübenin penceresinden içeri süzülen güneş, tahta zemine ince bir çizgi gibi düşüyor; dışarıda rüzgâr, çamların tepesinde usul usul dolaşıyordu. Bir an, nefesinin buğusu camda beliren minik bir leke gibi kaldı. Sonra ayaklarını yere bastı; soğuk tahtanın verdiği ürpertiyle gülümsedi. Dağ, her sabah sanki yeniden doğuyordu.

Aşağıdan keçilerin çıngırak sesleri geliyordu. Heidi kapıyı araladı; keskin, temiz hava yüzünü okşadı. Dedesi, kulübenin önünde oturmuş, eski bir bıçağın ağzını taşla düzeltiyordu. Bakışları sert görünürdü ama Heidi dedesinin sessizliğinde güvenli bir yer bulurdu.

"Günaydın dede."

Dede başını kaldırdı, gözlerini kırpıştırdı.

"Günaydın küçük serçe. Erken kalktın."

Heidi, kollarını açıp dağlara doğru döndü.

"Dağ da erken kalkmış. Bak, ışıklar sanki tepeyi yıkıyor."

Dede, bıçağı bir kenara koydu, eliyle uzakları işaret etti.

"Bugün hava açık. Peter birazdan gelir. Keçileri daha yukarı çıkarırsınız."

Heidi’nin içi kıpır kıpır oldu. Keçilerle yukarı çıkmak demek, yeni patikalar, yeni kokular, yeni küçük sırlar demekti. Tam o sırada, patikadan koşarak gelen bir gölge belirdi. Peter’ın şapkası, rüzgârla azıcık yana kaymıştı.

"Heidi! Hazır mısın?"

"Hazırım! Ama bugün daha da yukarı gidelim."

Peter, bir an durdu, tepeye baktı. Gözleri, uzaklarda gri bir çizgi gibi duran kayalıklara takıldı.

"O kadar yukarıda rüzgâr sert olur."

Heidi başını eğdi, sonra ansızın ciddileşti; sanki içindeki heyecan bir şeye çarpmış gibi.

"Peter… bugün Clara için bir şey bulmak istiyorum."

Peter’ın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.

"Clara için mi? O şehirde, değil mi?"

Heidi’nin gözleri bir an uzaklara daldı. Clara’yı düşündü: sandalyesi, ince elleri, pencereden dağlara bakarken yüzündeki merak.

"Evet. Ona dağın sesini götürmek istiyorum. Bir taş değil, bir çiçek değil… sanki dağın kalbinden bir parça."

Peter, ne diyeceğini bilemez gibi omzunu silkti.

"Dağın kalbi… nasıl bulunur ki?"

Heidi gülümsedi.

"Buluruz. Dağ saklar ama bazen de verir."

Keçiler ilerlemeye başladı. Kar gibi beyaz olan biri öne fırlıyor, kahverengi olan arkasından zıplıyordu. Heidi, çıngırakların ritmine uyarak yürüdü. Peter, sopasını yere vura vura keçileri yönlendirdi.

Yol yükseldikçe hava serinledi. Otların kokusu keskinleşti; çiçeklerin rengi daha canlı görünür oldu. Heidi bir ara durdu, eğilip toprağa dokundu. Parmaklarının ucunda, güneşle ısınmış bir sıcaklık kaldı.

"Peter, dinle."

"Neyi?"

"Sessizliği."

Peter, burnunu çekti; sanki sessizliğin içine düşüp kaybolmaktan korkar gibi etrafına bakındı.

"Sessizlik mi? Çıngıraklar çalıyor."

Heidi gözlerini kapattı.

"Çıngıraklar ses. Rüzgâr ses. Ama aralarında bir boşluk var. O boşluk dağ."

Peter, bu sözleri pek anlamamış gibi kaşını kaldırdı.

"Heidi, sen bazen… çok değişik konuşuyorsun."

"Clara’ya anlatınca o da anlayacak. Çünkü o da dinliyor."

Yukarıdaki küçük düzlükte, bir çoban kulübesinin yıkık taş duvarları vardı. Heidi oraya doğru koştu. Taşların arasında, rüzgârın sakladığı bir şey varmış gibi. Peter arkasından seslendi.

"Oraya yaklaşma, taşlar oynar."

Heidi yavaşladı. Diz çöktü. Taşların arasında ince bir parıltı gördü. Bu parıltı, su gibi değildi; güneş gibi de değil. Sanki bir cam kırığı… ama cam değildi. Parmaklarıyla dikkatlice çekti: küçük, yuvarlak, içi hafifçe maviye çalan bir taş. Işığa tutulunca içinden sanki bir gökyüzü geçiyordu.

Heidi’nin kalbi hızlı hızlı attı.

"Peter! Bak!"

Peter yaklaştı, taşı görünce gözleri büyüdü.

"Bu ne? Buz gibi."

"Dağın kalbi."

Peter güldü, sonra ciddileşti; Heidi’nin yüzündeki ifadeyi görünce.

"Clara’ya mı vereceksin?"

"Evet. Ama sadece taş olarak değil. Ona bunun hikâyesini de götüreceğim."

Peter, sanki taşın değerini tartarmış gibi elini uzattı ama Heidi taşını avucunda sımsıkı tuttu. Bir an sessizlik oldu. Sonra rüzgâr, yıkık duvarların arasından geçip ince bir ıslık çıkardı.

"Duydun mu?" dedi Heidi.

"Rüzgâr mı?"

"Evet. Sanki taşın içinden konuşuyor."

Peter, içinden bir ürperti geçtiğini belli etmemek için boğazını temizledi.

"Heidi, sen bunu dedene göster. Belki tehlikelidir."

"Tehlikeli değil. Sadece… çok yalnız kalmış."

Aşağı inmeye başladıklarında, güneş biraz daha yükselmişti. Heidi taşı cebinde değil, avucunun içinde taşıdı. Avucu ısındıkça taş da sanki ısınıyordu. Peter, arada bir Heidi’ye bakıyor, sonra hızlıca gözünü kaçırıyordu.

"Heidi… Clara gerçekten geri gelecek mi?"

Heidi’nin adımları yavaşladı.

"Bilmiyorum."

Bu iki kelime, dağ havasında ağırlaştı. Peter, hiç duymak istemediği bir sesi işitmiş gibi başını öne eğdi.

"Ya gelmezse?"

Heidi, nefes aldı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Dağda ağlamak bile farklı olurdu; rüzgâr gözyaşını çabuk kuruturdu.

"O zaman ben giderim."

Peter aniden durdu.

"Şehre mi?"

"Eğer Clara burada olamazsa, ben ona dağ götürürüm."

Peter’ın yüzü buruştu; içinde kıskançlık mı, korku mu, yoksa sadece anlayamadığı bir boşluk mu vardı, kendisi bile seçemedi.

"Şehir kötü yer."

Heidi yumuşak bir sesle konuştu.

"Bazen kötü. Bazen sadece… çok sessiz. Clara’nın sessizliği, dağın sessizliği gibi değil. Onun sessizliği, dört duvarın sessizliği."

Peter, sopasını yere bastı.

"Ben o duvarları sevmem."

"Ben de sevmem. Ama Clara’yı seviyorum."

Bu sözler, Peter’ın içinde ince bir iğne gibi kaldı. Yürümeye devam ettiler.

Kulübeye vardıklarında dede kapının önündeydi. Heidi, koşup taşını dedesine gösterdi. Dede taşı avucuna aldı, ışığa tuttu. Kaşları çatıldı; sonra yüzündeki sertlik azaldı.

"Bunu nerede buldun?"

"Yıkık taş duvarların arasında."

Dede başını salladı.

"Bazen dağ, eski şeyleri saklar. Bazen de birine verir. Ama verdiğini geri ister."

Heidi’nin yüzü endişeyle gerildi.

"Geri mi ister?"

"Eğer değeri unutulursa, ister. Eğer hatırlanırsa, taş kalır."

Heidi rahatladı, taşı tekrar avcuna aldı.

"Ben unutmayacağım. Clara da unutmayacak."

Dede, Heidi’nin başını okşadı.

"O zaman taş doğru kişiye gidecek."

O günün öğleden sonrasında, beklenmedik bir şey oldu. Patikadan bir mektup geldi. Postacı, nefes nefese kalmıştı. Dede mektubu aldı, uzun uzun baktı; sonra Heidi’ye uzattı.

Heidi, zarfı titreyen ellerle açtı. İçinden çıkan kâğıtta Clara’nın ince yazısı vardı. Heidi okumaya başladıkça gözleri parladı, sonra yeniden doldu.

"Dede… Clara yazmış. Baharda gelebilirmiş."

Dede sessizce başını salladı.

"Baharda kar erir. Patikalar açılır."

Peter, dışarıdan seslendi; mektubun geldiğini duymuş olmalıydı. Kapıda belirdi.

"Heidi! Ne oldu?"

Heidi mektubu havaya kaldırdı.

"Clara baharda geliyor!"

Peter’ın yüzündeki gerginlik bir anda çözüldü, ama hemen ardından başka bir şeye dönüştü; sanki sevinçle birlikte bir korku da gelmişti.

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten."

Peter, bir an ne yapacağını bilemedi; sonra gülmeye başladı.

"O zaman… o zaman en güzel yeri göstermeliyiz."

Heidi, taşını avucunda sıktı.

"Evet. Ve ona bu taşı da vereceğim."

Peter taşın parladığını gördü, gözleri yine büyüdü.

"O taş… hâlâ sende mi?"

"Evet. Çünkü Clara gelene kadar dağın sesini saklamam gerek."

Akşam olduğunda, kulübenin içinde küçük bir ateş yandı. Heidi ateşin yanında otururken taşını önüne koydu. Alevler taşın içinde kıpır kıpır bir ışık gibi dolaştı. Heidi, taşın sanki nefes aldığını düşündü.

Dede, ağır ağır konuştu.

"Heidi, Clara gelince ona sadece dağın güzel olduğunu söyleme."

Heidi başını kaldırdı.

"Ne söyleyeyim?"

"Dağın bazen sert olduğunu. Rüzgârın bazen can yaktığını. Ama yine de insanın içini temizlediğini."

Heidi, dedesinin yüzüne baktı. O sert yüzün altında, yıllar boyu birikmiş sözler vardı.

"Dede… sen de bir zamanlar şehre gitmiş miydin?"

Dede, ateşe baktı. Uzun bir sessizlik oldu.

"Gittim."

Heidi’nin sesi küçüldü.

"Neden geri geldin?"

Dede, bir süre cevap vermedi. Sonra sanki taşın içinden bir ses gelmiş gibi, düşük bir tonla konuştu.

"Çünkü dağ beni çağırdı. Ve çünkü bazı insanları… özledim."

Heidi, dedesinin bu kadarını söylemesine bile şaşırdı. Başını dedesinin omzuna yasladı.

"Ben de Clara’yı özledim."

"Özlemek, bazen insana yol gösterir."

Heidi, taşına baktı. İçindeki mavi, sanki gece göğü gibi koyulaşmıştı. Heidi, taşın Clara’ya gideceği günü düşündü; Clara’nın avucunda ısınacağını, Clara’nın belki onu kulağına götürüp dağın sesini dinleyeceğini hayal etti.

Ertesi gün, Heidi ve Peter yeniden dağa çıktı. Bu kez amaçları farklıydı. Clara için bir patika seçtiler. Clara’nın sandalyesi olmasa bile, yürümesi için en yumuşak yolu bulmak istediler. Peter, daha önce hiç bu kadar dikkatli yürümemişti.

"Burada taş çok. Clara takılabilir."

Heidi, hemen eğilip küçük taşları kenara topladı.

"O zaman temizleriz."

Peter, bir an durdu.

"Heidi… Clara gelince, ona ben de bir şey vermek istiyorum."

Heidi’nin yüzü aydınlandı.

"Ne vermek istiyorsun?"

Peter, cebinden küçük bir düdük çıkardı; ağaç kabuğundan yapılmıştı, kenarları biraz yamuktu.

"Bunu yaptım. Keçileri çağırmak için. Ona da çalabilirim."

Heidi, düdüğü eline aldı, dikkatle inceledi.

"Bu çok güzel. Clara bunu duyunca güler."

Peter’ın yanakları kızardı.

"Güler mi gerçekten?"

"Evet. Çünkü bu ses, burada yaşayan birinin sesi. Şehirde böyle ses yok."

O an rüzgâr esti. Çamlar sallandı. Keçilerin çıngırakları, taşın içindeki maviyle sanki aynı ritimde titreşti. Heidi, içindeki o eski korkunun yerini yumuşak bir umutla doldurduğunu hissetti. Clara gelecek, dağ ona açılacaktı. Ama dağ, sadece güzelliğiyle değil, gerçekliğiyle de karşılayacaktı.

Heidi, Peter’a döndü.

"Peter, Clara geldiğinde ona ilk ne söyleyeceksin?"

Peter düşündü, sonra sanki çok önemli bir söz bulmuş gibi ciddi bir yüz takındı.

"Şunu söyleyeceğim… burası senin de yerin."

Heidi’nin gözleri doldu, ama bu kez gözyaşı yanaklarına düşmeden gülümsedi.

"Ben de diyeceğim ki… dağ seni bekledi."

Dağ, o gün de susmadı. Sessizliğinin içinde rüzgârı, çiçeği, taşın parıltısını sakladı. Ve Heidi, avucunda dağın kalbiyle yürürken, kalbinin de aynı ritimde attığını bildi. Clara gelene kadar, bu ritim hiç durmayacaktı. Clara geldiğinde ise, dağ iki kalbi birden dinleyecekti.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın