Yaramaz Kedi Hikayesi
Dut ağacının gölgesi sabah serinliğini parkın çimenlerine yaymıştı. Kuşlar, sanki görünmez bir orkestranın provasında gibi cıvıldaşıyordu. Mahallenin fırınından taze simit kokusu yükseliyor, sokakların taşlarına güneşin ilk ışıkları seriliyordu.
Parkın kenarında, herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak anlayamadığı bir yaramazlık uzmanı vardı: Kedi Fındık.
Fındık’ın gözleri yeşile çalan kehribar rengindeydi. Kuyruğu, yeni bir fikir bulduğunda minik bir bayrak gibi sallanır, patileri ise sessizce yürümeyi o kadar iyi bilirdi ki, bazen yanından geçtiğini rüzgâr bile fark etmezdi. Mahalleli onu severdi… ama aynı zamanda ondan ufak ufak çekinirdi. Çünkü Fındık, sabah uyanır uyanmaz “Bugün kimi şaşırtacağım?” diye düşünür gibiydi.
Üçüncü kattaki pencerelerden biri açıldı. Arda başını uzattı, gözleri telaşla aşağıyı taradı. Sesinde hem öfke hem de çaresizlik vardı.
— "Anneee! Spor ayakkabım yine yok!"
Merve Hanım mutfaktan daha sakin bir sesle karşılık verdi.
— "Arda, dün de demedim mi? Ayakkabını kapının önüne bırakma. Fındık onu oyuncak zannediyor."
Arda, pencereden aşağı bakınca Fındık’ı dut ağacının altında yayıla yayıla yatarken gördü. Kedi sanki hiçbir şey olmamış gibi esnedi, gözlerini kısarak Arda’ya baktı ve kuyruğunu bir kez “şak” diye yere vurdu. Arda o anda kendini, sanki biriyle sözsüz bir tartışmaya girmiş gibi hissetti.
Arda hızla merdivenlerden indi. Apartmanın girişinde Elif onu bekliyordu. Elif’in elinde küçük bir kutu vardı ve kutudan tarçınlı kurabiye kokusu geliyordu.
— "Arda! Annem kurabiye yaptı. Parkta oturup yiyelim mi?"
Arda iç çekti, gözleri hâlâ endişeliydi.
— "Kurabiye güzel de… ayakkabım yok. Yine Fındık yaptı kesin."
Elif kutuyu iki eliyle kavradı, ciddileşti. Elif böyle ciddileşince sanki dünyadaki bütün bilmece ve sırlar çözülebilirmiş gibi olurdu.
— "Tamam. Bugün Fındık’ın planını çözeceğiz."
Arda şaşkınlıkla güldü.
— "Fındık’ın planı mı olur? O kedi işte."
Elif başını iki yana salladı.
— "Yaramazlık da bir sanattır. Sanatın da planı olur."
İkisi parka yürüdü. Dut ağacına yaklaşınca Fındık yerinden kalktı. Ama kaçmadı. Tam tersine, yavaş adımlarla onlara doğru yürüdü. Sanki “Evet, geldiniz. Buyurun, gündemimiz ne?” der gibiydi.
Elif yere çömeldi, kutuyu Arda’dan alıp bir kurabiye çıkardı. Kurabiyeyi uzatırken sesi yumuşadı.
— "Bak Fındık… Biz düşman değiliz. Ama Arda’nın ayakkabısını geri istiyoruz."
Fındık kurabiyeyi kokladı. Sonra burnunu havaya kaldırıp “hıh” der gibi bir ifade takındı. Kurabiyeyi yemedi. Bir adım geri gidip çimenlerde yuvarlandı ve sonra dut ağacının arkasına geçip kayboldu.
Arda sinirlendi.
— "Gördün mü? Koca parkta kurabiye beğenmedi!"
Elif gözlerini kısarak dut ağacının arkasına baktı.
— "Beğenmedi değil. Dikkatini başka şeye veriyor. Bizi bir yere götürmek istiyor olabilir."
Arda’nın içi bir an ürperdi. Çünkü Fındık’ın böyle bir şey yapması… garipti. “Ayakkabı saklamak” normaldi. “Bizi bir yere götürmek” ise daha büyük bir macera gibi duruyordu.
Elif ayağa kalktı, kutuyu tekrar kapattı.
— "Hadi. Onu takip edelim."
İkisi dut ağacının arkasına geçti. Fındık, parkın çitlerine doğru yürüyor, arada durup onlara bakıyor, sonra tekrar ilerliyordu. Parkın köşesinde eski bir kulübe vardı. Mahalleli o kulübeye “Bahçıvan Kulübesi” derdi. İçinde eski kovalar, yıpranmış süpürgeler ve kırık saksılar dururdu.
Fındık kulübenin yanındaki dar boşluğa sokuldu. Arda ile Elif peşinden gitti. Boşluk karanlıktı, ama içeriden minik bir “cıyak” sesi geldi. Arda’nın kalbi sıkıştı.
— "Elif… bu ses ne?"
Elif dudaklarını ısırdı, elini Arda’nın koluna koydu.
— "Bilmiyorum. Ama korkma. Yavaşça bakalım."
Arda eğildi, boşluğa baktı. Orada, küçük bir serçe yavrusu vardı. Kanadı biraz açılmış, tüyleri dağılmıştı. Gözleri panik panik etrafı izliyor, sanki “Ne olur beni buradan çıkarın” diye yalvarıyordu.
Arda’nın öfkesi bir anda eridi. İçinde sıcak ama ağrılı bir duygu kabardı. Fındık ise boşluğun yanında duruyor, yavruyu izliyor ama dokunmuyordu. Bu… Arda’nın bildiği “yaramaz Fındık” değildi.
Elif fısıldadı.
— "Ona zarar vermemiş."
Arda, kısık sesle cevap verdi.
— "Evet… hatta sanki bizi çağırdı."
Fındık bir adım geri çekildi, kuyruğunu yavaşça salladı. Arda dikkatle elini uzattı, yavruyu nazikçe aldı. Yavru serçe titriyordu. Arda, avucunu bir yuva gibi kapatıp onu sıcak tutmaya çalıştı.
— "Tamam küçük… korkma. Biz buradayız."
Elif etrafa baktı.
— "Bir kutu bulalım. Üşümesin."
Kulübenin kapısı kilitli değildi. Elif kapıyı itince gıcırdayarak açıldı. İçeriden toprak ve eski tahtanın kokusu geldi. Elif bir karton kutu buldu. Arda yavru serçeyi kutuya yerleştirdi. Elif de kurabiye kutusundan temiz bir peçete çıkarıp altına serdi.
O sırada Fındık, kulübenin içinde bir şeye doğru yürüdü. Burnunu yere yaklaştırdı, bir ip parçasını çekti. İp, kırık bir saksının altından çıkıyordu. Fındık ipi çekince saksının altından… Arda’nın spor ayakkabısı ortaya çıktı.
Arda’nın ağzı açık kaldı.
— "Vay canına! Ayakkabım buradaymış!"
Elif şaşkınlıkla güldü.
— "Demek ki saklamış… ama bu sefer başka bir sebeple."
Arda ayakkabıyı eline aldı. İçinde bir şey vardı, sanki ayakkabının içine ufak bir şey sıkışmıştı. Parmağıyla yokladı ve küçük bir metal kapak buldu: şişe kapağı. Fındık şişe kapağına patisiyle dokundu, sanki “Evet, bu da benim koleksiyonum” der gibi.
Arda bir anda gülmekle ağlamak arasında kaldı. Çünkü sabah sinir olduğu kedi, aslında onları yaralı bir yavruyu bulmaya yönlendirmişti. Ama yine de ayakkabıyı saklamıştı. Yani… yaramazlık hâlâ yaramazlıktı. Sadece bu kez, içinde bir çeşit iyi niyet vardı.
Arda yere çömeldi, Fındık’a baktı. Sesini yumuşattı.
— "Sen… bunu bilerek mi yaptın?"
Fındık başını yana eğdi. Sonra “miyav” dedi. O miyavın içinde, sanki “Benim yöntemlerim biraz karışık ama niyetim kötü değil” gibi bir hava vardı.
Elif kutuya baktı.
— "Şimdi bu yavruyu ne yapacağız?"
Arda düşündü. İçinde hem şefkat hem de sorumluluk duygusu vardı. Bir canlı ona emanet edilmiş gibi hissediyordu.
— "Veterinere götürelim. Sonra da annesine yakın bir yere bırakalım. Belki yuvası yakındadır."
Elif başını salladı.
— "Benim babamın bisikleti var. Kutuyu taşımak kolay olur."
Tam o anda Merve Hanım parkın girişinde göründü. Arda’yı aramaya çıkmıştı. Elinde ince bir hırka vardı, yüzü endişeliydi.
— "Arda! Nerdesin? Ayakkabını buldun mu?"
Arda kutuyu kaldırdı, annesine doğru koştu. Sesi heyecanlıydı.
— "Anne! Ayakkabım bulundu… ama bak! Yaralı bir serçe yavrusu bulduk. Fındık bizi buraya getirdi!"
Merve Hanım kutuya eğildi. Yavru serçe titreyince gözleri doldu. Sesindeki tını bir anda anne şefkatine dönüştü.
— "Kıyamam… Hemen veterinere gidelim."
Arda, annesinin bu kadar hızlı “tamam” demesine sevindi. İçinde, dünyada iyiliğin hâlâ güçlü bir şey olduğu hissi büyüdü.
Elif gururla gülümsedi.
— "Ben demiştim. Yaramazlık da planlı olabilir."
Arda kısık sesle güldü.
— "Ben de demiştim. O kedi sadece kedi."
Elif, Arda’nın omzuna dokundu.
— "Kediler bazen… bizden daha iyi hisseder."
Üçü birlikte veterinerin yolunu tuttu. Fındık da arkalarından, sanki hiçbir şey olmamış gibi yürüyordu. Ama bu kez yürüyüşünde bir “takip etme” değil, “eşlik etme” hali vardı.
Veteriner kliniğinde, Doktor Selçuk yavruyu dikkatle muayene etti. Arda nefesini tutmuştu. Elif ellerini birbirine kenetlemişti. Merve Hanım ise yavruya bakarken gözlerini kaçırıyordu; çünkü ağlarsa duramayacağını biliyordu.
Doktor Selçuk gülümsedi.
— "Korkmayın. Kanadı biraz incinmiş. İki gün dinlenirse toparlar."
Arda’nın içindeki düğüm çözüldü. Sanki kalbinin üstündeki taş kalkmıştı.
— "Gerçekten mi?"
— "Gerçekten. Siz çok iyi davranmışsınız."
Elif gözlerini kocaman açtı.
— "Peki annesi bulur mu?"
Doktor Selçuk düşünceli bir sesle konuştu.
— "Yuva yakınsa bulma ihtimali var. Ama önce güvenli bir yere koymanız lazım. Kediler, köpekler, hatta meraklı çocuklar… hepsi tehlike olabilir."
Arda göz ucuyla Fındık’a baktı. Fındık kliniğin kapısının önünde oturmuş, patilerini yalıyor, umursamaz görünmeye çalışıyordu. Ama Arda artık o umursamazlığın arkasında bambaşka bir şey olabileceğini biliyordu.
Klinikten çıktıklarında güneş daha da yükselmişti. Arda, ayakkabısını elinde tutuyordu. Elif kutuyu taşıyordu. Merve Hanım bir yandan teşekkür ediyor, bir yandan “Bu kedi de ne enteresan” diye mırıldanıyordu.
Parkın kenarındaki küçük çalılıkların yanında, kuşların sık geldiği bir yerde durdular. Doktorun verdiği küçük karton yuvayı yerleştirdiler. Yavru serçe artık daha sakindi. Arda, sanki küçük bir kardeşini yatağa yatırır gibi dikkatle hareket etti.
Arda içinden bir şey söyledi ama sonra bunu dışarıya da söylemek istedi. Fındık’a döndü. Sesinde hem utanma hem de minnet vardı.
— "Fındık… sabah sana çok kızmıştım. Özür dilerim."
Fındık gözlerini kırptı. Sonra Arda’nın ayakkabısına baktı, ayakkabının içindeki şişe kapağına patisiyle dokundu. Sanki “Özür kabul, ama koleksiyonum bende kalsın” diyordu.
Elif kıkırdadı.
— "Bence o seni affetti."
Merve Hanım gülümsedi.
— "Ama Arda, bir kural koyacağız."
Arda, annesine dönüp başını eğdi.
— "Ne kuralı?"
— "Ayakkabılar kapının önünde kalmayacak."
Arda, bu sefer itiraz etmedi. Çünkü artık ayakkabı meselesinin arkasında, yaramaz bir kedinin bile bazen iyi bir şey yapabileceği gerçeği vardı.
Arda Fındık’a baktı, sesi hafifçe titredi; çünkü duygulanmıştı.
— "Sen yaramazsın… ama kötü değilsin."
Fındık kuyruğunu bir kez salladı. Sonra dut ağacına doğru yürüdü. Çimenlerin üzerinde güneş parlıyordu. Her şey sanki biraz daha canlı, biraz daha umut doluydu.
Elif, kurabiye kutusunu açıp bir tane uzattı. Bu kez kurabiyeyi yere değil, Arda’ya verdi.
— "Bugün bir kahramanlık yaptık."
Arda kurabiyeyi aldı, gülümsedi. Sonra gözleri çalılıktaki yuvaya kaydı. Minik serçe yavrusu sessizce kıpırdadı.
Arda fısıldadı.
— "Kahramanlık bazen… yaramaz bir kediyle başlar."
Fındık dut ağacının gölgesine ulaştı. Bir an durdu, arkasına baktı. Sanki son bir cümle söyleyecekmiş gibi. Sonra gözlerini kısarak o kendine özgü tavrıyla “miyav” dedi ve kayboldu.
O gün Arda, yaramazlıkla iyiliğin bazen aynı patide buluşabileceğini öğrendi. Elif, “plan” dediği şeyin bazen kalple de yapıldığını gördü. Merve Hanım ise bir kedinin, mahallenin en yaramazı bile olsa, çocukların dünyasına beklenmedik bir şefkat dersi bırakabileceğini anladı.
Ve parkta dut ağacının altında, herkesin “yaramaz” dediği Fındık, sanki hiç umurunda değilmiş gibi uyudu. Ama belki de rüyasında, sakladığı ayakkabılar değil, kurtardığı minik bir serçe vardı.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın