Karga ile Tilki Hikayesi

Pelin Kaya 12.01.2026 49 Okunma Sayısı Hayvanlar Alemi Hikayeleri 0 Yorum
Karga ile Tilki Hikayesi
Sesli Masal

Sabahın erken saatlerinde, Çınarlı Tepe’nin üstüne taze bir serinlik çökmüştü. Yapraklar kıpır kıpırdı; sanki ağaçlar birbirine günaydın diyordu. Tepeye bakan küçük dere şırıl şırıl akıyor, suyun sesi kuşların ötüşüne karışıyordu. Tam o sırada, gökyüzünden kara bir gölge süzüldü. Parlak gözlü, pırıl pırıl tüyleriyle bir karga, genişçe bir daire çizerek aşağı indi.

Bu karganın adı Kıvanç’tı. Kıvanç, kendi kendine yetmeyi seven, akıllı ama biraz da “ben bilirim” diyen bir kargaydı. O gün karnı çok acıkmıştı ve köyün kenarındaki fırından gelen kokulara dayanamadı. Fırının bacasından yayılan sıcak ekmek kokusu, Kıvanç’ın burnuna gelince gözü birden büyüdü.

Kıvanç, fırının arka tarafına kondu. Orada, pencerenin önünde soğumaya bırakılmış kocaman bir çörek vardı. Üstü susamlı, kenarları çıtır, ortası puf puf… Kıvanç’ın kalbi “hop” diye atladı.

Çöreğin yanında kimse yoktu. Fırıncı içerde hamurla uğraşıyordu. Kıvanç, etrafına bakındı, tüylerini kabartıp gururla gülümsedi. Sonra çöreği gagasıyla dikkatlice kavradı ve hızlıca havalandı.

Çınarlı Tepe’nin en yüksek ağacına kondu. Orası hem güvenliydi hem de rüzgâr tatlı esiyordu. Kıvanç çöreği gagasında tutup, aşağıya bakarken kendini koca bir kahraman gibi hissetti.

Aşağıdaki patikadan ise kızıl tüylü, ince uzun bir tilki geçiyordu. Bu tilkinin adı Tufan’dı. Tufan aç değildi, ama merakı hep açıktı. Hem de Tufan’ın gözü, çevrede olup biteni yakalamakta çok iyiydi.

Tufan, ağacın tepesindeki Kıvanç’ı ve gagasındaki çöreği görünce durdu. Bir an düşündü. “Demek kahvaltı bulmuş,” diye geçirdi içinden. Ama çöreğe atlamak, ağaca tırmanmak, kavga etmek… Bunlar Tufan’a göre değildi. O, aklını kullanmayı severdi.

Tufan patikanın kenarına oturdu, kuyruğunu düzgünce sardı ve yüzüne yumuşacık bir ifade yerleştirdi. Sonra sesini nazikçe yükseltti.

"Günaydın Kıvanç! Ne kadar da güzel görünüyorsun bugün!"

Kıvanç, aşağıdan gelen sese bakıp gururlandı. Tilkiyi tanıyordu; tepedeki hayvanlar Tufan’ın dilinin tatlı olduğunu söylerdi. Kıvanç, çöreği sıkı sıkı tutmaya devam etti. Konuşmak istemedi, çünkü ağzı doluydu.

Tufan devam etti.

"Şu tüylerinin parlaklığına bak! Sanki gece gökyüzü üzerine serpilmiş yıldızlar gibi."

Kıvanç içinden “Evet, doğru,” diye geçirdi. Tüyleriyle övünmeyi severdi. Başını biraz daha dik tuttu.

"Bir de duruşun var ya… Koca tepenin kralı gibisin!"

Kıvanç, “kral” kelimesini duyunca iyice kabardı. Göğsünü şişirdi, kanatlarını hafifçe açtı. O an çöreğin kokusu da iştahını kabartıyordu. “Bir ısırık alsam,” diye düşündü. Ama çöreği bırakmaya da gönlü yoktu.

Tufan, Kıvanç’ın gurura kapıldığını anlamıştı. Sesini daha da tatlandırdı.

"Biliyor musun, ben uzun zamandır merak ediyorum… Senin sesin nasıl?"

Kıvanç bir an durdu. “Sesim mi?” Kargalar genelde sesleriyle övünmezdi. Ama Tufan öyle bir sormuştu ki, sanki bu sorunun cevabı çok önemliydi.

"Köyün üstünden uçarken bazen bir ses duyuyorum," dedi Tufan, "böyle güçlü, böyle yankılı… Diyorum ki, bu kesin Kıvanç olmalı. Çünkü o kadar heybetli bir ses ancak sana yakışır."

Kıvanç’ın gözleri parladı. Kalbi, çöreğin sıcaklığı gibi kabardı. “Heybetli ses,” diye düşündü. “Evet, bana yakışır.”

Ama ağzındaki çörek engeldi. Tufan bunu biliyordu. Tilki, son hamlesini yaptı.

"Eğer bir kez şarkı söylersen, söz veriyorum bütün tepeye duyuracağım. Herkes diyecek ki ‘Kıvanç ne kadar da özel bir karga’."

Kıvanç artık dayanamadı. İçinde bir sevinç kabardı; herkesin onu alkışlamasını hayal etti. Ağaçların yaprakları bile ona eşlik ediyormuş gibi geldi. “Şarkı söylemek” fikri, karga için komikti ama aynı zamanda hoştu.

Kıvanç gagasını açtı.

"Kaaa!"

İşte o anda, çörek gagasından kaydı. Havadaki kısa düşüş bile çöreği kurtaramadı. Çörek pat diye yere indi. Tufan bir yıldırım gibi fırladı, çöreği kaptı ve iki adım geri çekildi.

Kıvanç, yukarıdan şaşkınlıkla baktı. İçindeki sıcak gurur, bir anda buz gibi oldu.

"Hey! O benim çöreğim!"

Tufan çöreği tuttu, ama kaçmadı. Kıvanç’ın yüzündeki hayal kırıklığını görünce, bir an duraksadı. Tilkiler genelde hemen uzaklaşırdı; fakat Tufan’ın içi de kıpır kıpırdı. Çünkü bu sefer kazandığı şey sadece çörek değildi; bir ders de vardı.

"Senin çöreğin miydi, yoksa senin gururun mu?"

Kıvanç öfkelendi. Kanatlarını çırptı, daldan dala atladı ama tilkiye yetişemedi.

"Sen beni kandırdın!"

Tufan başını eğdi, sanki düşünceliymiş gibi.

"Ben sadece konuştum," dedi, "sen ise konuşmak için çöreği bıraktın."

Kıvanç, “Ama…” diyecek oldu. Kelime bulamadı. Çünkü gerçekten de çöreği kendisi bırakmıştı. İçi buruldu. Boğazında bir düğüm oluştu. Bir yandan açtı, bir yandan da kendine kızıyordu.

Tam o sırada, Çınarlı Tepe’nin yamacından küçük bir ses geldi. Bir sincap, koşa koşa geliyordu. Adı Efe’ydi. Efe, sabahın erken saatlerinde fındık aramaya çıkmış, olan biteni görmüştü.

"Kıvanç abi, üzülme!" diye seslendi Efe. "Ben gördüm, çöreği sen buldun."

Kıvanç’ın gözleri doldu. Sincabın “abi” demesi bile onu biraz rahatlatmıştı. Ama gururu hâlâ kırılmıştı.

Tufan, çöreği bir an elinde tuttu. Sonra bakışları Efe’ye kaydı. Efe küçüktü, ama cesurdu. Kıvanç da bir karga olmasına rağmen, o an sanki boynu bükük bir çocuk gibiydi.

Tufan, yavaşça konuştu.

"Efe, sen olsan ne yapardın?"

Efe, bir karga ile tilkinin aynı anda kendisine bakmasına şaşırdı. Kuyruğunu kıpırdattı.

"Ben olsam… paylaşırdım." dedi. "Çünkü aç kalınca kimse mutlu olmuyor."

Bu cümle, rüzgâr gibi geçti. Kıvanç’ın içine bir sıcaklık düştü. Tufan’ın da yüzü değişti. Tilki, çöreği kokladı; gerçekten çok güzel kokuyordu. Ama Efe’nin söylediği şey, çörekten daha ağır gelmişti.

Tufan, çöreği yere bıraktı. Efe’yle Kıvanç’ın görebileceği şekilde iki patisiyle çöreği itip, tepeye doğru yaklaştırdı.

"Ben hile yaptım," dedi. "Ama bu, benim de öğrenmem gereken bir şey olduğunu gösteriyor."

Kıvanç şaşkınlıkla baktı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Bazı kazanışlar var," dedi Tufan, "insanın içini doyurur ama kalbini küçültür. Bazı paylaşmalar var, insanın karnını belki az doyurur ama kalbini büyütür."

Kıvanç, ilk kez tilkinin sözlerini gerçekten dinliyordu. O an çöreğin kendisinden çok, yaşadığı utanç ve kırgınlık ağır basmıştı. Başını eğdi.

"Ben de hata yaptım," dedi. "Sadece övülmek istedim. Kendimi… önemli hissetmek istedim."

Efe, ikisine de baktı.

"Önemli olmak için kocaman sesle bağırmak gerekmiyor," dedi. "Bazen sessizce doğru şeyi yapmak daha önemli."

Kıvanç, ağacın dalından aşağı indi. İlk kez Tufan’la yan yana durdu. Aralarında bir çörek vardı; ama çörekten daha büyük bir şey vardı: utanmak, anlamak ve düzeltmek.

Tufan, çöreği hafifçe itti.

"Kıvanç, senin olsun. Ben sadece… ders vermek istemiştim."

Kıvanç derin bir nefes aldı.

"Ders vermek için karnımı acıktırmana gerek yoktu," dedi. "Ama yine de… teşekkür ederim."

Tufan başını salladı.

"Ben de şunu öğrendim," dedi. "Övgüyle birini düşürmek kolay; ama iyilikle birini yükseltmek daha değerli."

Efe heyecanlandı.

"O zaman çöreği paylaşalım!"

Kıvanç çöreği ikiye böldü; bir parça Efe’ye, bir parça Tufan’a verdi. Kendisi de küçük bir parça aldı. Üçü yan yana oturdular. Rüzgâr yumuşadı, yapraklar şıkırdadı. Tepe, sanki onları izliyor ve gülümsüyordu.

Kıvanç, küçük bir lokma aldıktan sonra başını kaldırdı.

"Tufan," dedi, "bir daha beni översen… önce çöreği saklamayı öğreneyim."

Tufan gülümsedi.

"Ben de bir daha övmek istiyorsam, kandırmak için değil, gerçekten hak ettiğin için öveceğim."

Efe kahkaha attı.

"Ben sizi her gün izlerim, ona göre!"

Üçü de güldü. O gün Çınarlı Tepe’de, sadece bir çörek paylaşılmadı. Gururun nasıl hafifletileceği, sözlerin nasıl dikkatli seçileceği ve en önemlisi, arkadaşlığın nasıl büyütüleceği de paylaşıldı. Ve Kıvanç, bir daha biri onu övdüğünde, önce kalbinin değil aklının sesini dinlemeyi hatırladı.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın