Kartal ile Tilki Hikayesi
Torosların eteklerinde, orman ile kayalıkların birbirine omuz verdiği bir vadide iki ayrı dünya yan yana yaşardı: Yukarıda rüzgârın ince ıslığıyla konuşan sarp uçurumlar, aşağıda ise yaprakların hışırtısıyla sır saklayan çalılıklar… Bu vadinin en yüksek kayasında bir kartal yuvası vardı. Kartalın adı Kıvanç’tı.
Kıvanç güçlüydü ama yalnız değildi; yalnızlığı seviyor gibi görünse de kalbinin bir köşesinde hep “anlaşılmak” isteği taşırdı. Yuvayı öyle yükseğe kurmuştu ki, gün doğarken güneşi ilk o görür, akşam olurken gölgelere en son o veda ederdi. Aşağıdaki ormanda ise bir tilki yaşardı; adı Eylül’dü. Eylül kurnazdı ama kötü niyetli değildi. Sadece dünyayı hızlı okumayı öğrenmişti. Çünkü çalılıklarda hayatta kalmak, gökyüzünde süzülmek kadar kolay değildi.
Bir sabah, sis vadiyi yorgan gibi örtmüşken Kıvanç yuvasından aşağı baktı. Aşağıdaki çalılıklarda küçük bir hareket gördü: Eylül, burnunu yere yakın tutmuş, bir şey arıyordu. Kıvanç’ın keskin gözleri bir anda bir yavru tavşanı fark etti; tavşan korkudan titriyordu. Kartalın içi burkuldu. “Yırtıcılar” denince herkes kartalı suçlar, tilkiyi de hikâyelerin kötü karakteri yapardı. Oysa her ikisi de sadece yaşamaya çalışıyordu.
Kıvanç kanatlarını açıp aşağı süzüldü. Rüzgârın çizdiği görünmez yolları takip ederek, bir kayanın üstüne kondu. Eylül irkildi, kuyruğu bir an havaya kalktı.
— "Dur, korkma," dedi Kıvanç, sesi kayaların arasından yankılanmadan, sanki sadece Eylül’e ulaşacak kadar kısık çıktı.
— "Korkmam mı? Gökyüzünden inen bir kartal, 'korkma' derken kulağa pek ikna edici gelmiyor," diye karşılık verdi Eylül; gözleri hem temkinli hem meraklıydı.
— "Haklısın. Ama ben bugün av için inmediğim bir sabaha uyandım," dedi Kıvanç. — "Seni izledim. O tavşan yavrusu... onu korkutmak istemedin gibi."
— "Korkutmadım demeyelim," dedi Eylül, başını hafifçe eğerek. — "Ben tilkiyim. İnsanlar tilkiye bir sürü şey yakıştırır. Kurnazlık da açlık da benim cebimde sanırlar. Oysa bazen sadece yolumu bulurum."
— "Ben de kartalım. Herkes benden sadece sertlik bekler," dedi Kıvanç. — "Ama ben de bazen yuvamdaki sessizliğin ağırlığından yorulurum."
Sis hafifçe dağıldı. Güneş, çamların arasından ince bir çizgi gibi sızdı. O anda vadi, iki farklı dünyanın bir konuşmayı paylaştığı bir yere dönüştü.
Eylül, kartalın gözlerinin içine baktı. “Bu kartal yalan söylemiyor” dedi içinden. Kıvanç ise tilkinin bakışlarında oyun değil, ölçülü bir zeka gördü.
— "Peki niye indin?" diye sordu Eylül.
— "Çünkü rüzgâr değişiyor," dedi Kıvanç. — "Bu vadiye yeni bir tehlike yaklaşıyor."
— "Ne tehlikesi?"
— "İnsanlar," dedi Kıvanç; bu kelimeyi söylerken kanatları istemsizce gerildi. — "Aşağı tarafta ağaçlara işaret koymuşlar. Kesim yapacaklar. Yuvamın altındaki çamları keserlerse rüzgârın yönü değişir. Yuva yerinden oynar. Yavrum olursa… bilemiyorum."
Eylül bir an sustu. Tilkiler, ağaçların işaretlenmesini iyi bilirdi. Çünkü işaret, çoğu zaman “son” demekti.
— "Ben de bunu duydum," dedi Eylül. — "Ormanın alt kısmında tuhaf kokular var. Demir, yağ ve duman kokusu… Bunlar iyi işaret değil."
— "O zaman birlikte bir şey yapmalıyız," dedi Kıvanç.
Eylül’ün kulakları dikildi.
— "Bir kartal ile bir tilki... Birlikte mi?"
— "Evet. Sen yerdeki izleri okursun. Ben yukarıdan gözetlerim. İkimiz, vadinin dilini iki yerden de anlayabiliriz."
Eylül bir an gülümsedi; tilkilerin gülümsemesi, sadece ağız kıvrımı değil, bir karar işaretiydi.
— "Tamam," dedi. — "Ama birbirimize söz verelim. Ne olursa olsun, birbirimizi kandırmayacağız."
Kıvanç başını ağır ağır eğdi.
— "Söz."
O günün öğleden sonrası, ikisi için de alışılmadık bir hazırlıkla geçti. Kıvanç uçurumların üstünde geniş daireler çizip vadinin sınırlarını kontrol etti. Eylül ise ormanın alt kısmına inip insanların bıraktığı izleri takip etti: Çam kabuklarına çizilmiş çizikler, yerde bırakılmış plastik parçalar, ezilmiş otlar… Her şey bir planın parçaları gibiydi.
Akşam olunca, iki dost yeniden aynı kayanın üstünde buluştu. Güneş turuncuya dönmüş, gökyüzü sanki sıcak bir soba gibi parlıyordu.
— "Bulduğun ne?" diye sordu Kıvanç.
— "Yarın sabah kamyon gelecek," dedi Eylül. — "Alt patikada teker izleri var. Bir de yeni açılmış bir yolun kokusu. Üstelik orman bekçisi yok. Bu iş hızlı yapılacak."
Kıvanç’ın içi sıkıştı. Yuva… rüzgâr… olası bir yavru… Hepsi bir anda gözünün önüne geldi.
— "Benim yukarıdan gördüğüm de aynı," dedi. — "Kamyonun geleceği yolda bir açıklık var. İnsanlar oraya ip gibi bir şey çekmiş. Sanki sınır belirliyorlar."
Eylül, yavaşça yere baktı.
— "Biz iki hayvanız, Kıvanç. İnsanlara karşı ne yapabiliriz?"
Kıvanç bir süre sustu. Sonra sesi, rüzgâr kadar sakin ama kaya kadar kararlı çıktı.
— "Onlara saldırmayacağız. Korkutacağız. Yönlerini değiştireceğiz."
— "Nasıl?"
— "Sen yerde bir şeyler hazırlarsın. Ben gökyüzünden dikkatlerini dağıtırım. İnsanlar korkunca genelde geri çekilir ya da başka yola sapar."
Eylül’ün gözleri parladı.
— "Korku bazen kötü bir şeydir, ama bazen de ormanı koruyan bir çan gibi çalar," dedi. — "Peki plan ne?"
Plan basitti ama inceydi. Eylül, alt patikadaki bazı taşları küçük bir yığına çevirecek, çalılardan kuru dallar sürükleyip dar geçidi daha da daraltacaktı. Kamyon geldiğinde sürücü yavaşlamak zorunda kalacaktı. Tam o sırada Kıvanç, kamyonun ön camına doğru alçaktan uçup ani bir gölge düşürecek, yüksek bir çığlık atacak, sonra da hemen yukarı yükselerek “yakınlarda büyük bir tehlike var” hissi yaratacaktı. İnsanlar büyük hayvanlardan, özellikle de gökyüzünden gelen ani hareketlerden ürkerdi. Bu arada Eylül, çalılıklar arasından hızlıca dolaşıp kamyonun çevresinde “bir şey var” sesleri çıkaracak, taşları yuvarlayıp gürültü yapacaktı. Kamyon dar geçitte kalınca sürücü geri manevra yapacak, başka yoldan gitmeyi deneyecekti.
Ertesi sabah, hava beklenenden daha soğuk çıktı. Sis yine vadinin içini doldurmuştu. Eylül çalılıklarda sessizce çalışırken kalbi hızla atıyordu. “Ya plan bozulursa?” diye düşündü. “Ya kartal sözünü tutmazsa?” Sonra kendi kendine kızdı. Eylül’ün hayatı zaten “ya”larla doluydu. Şimdi ilk kez bir “biz” vardı.
Kıvanç, yukarıdaki kayalardan her şeyi izliyordu. Kanatlarını açmadan önce bir an durdu. “Yuvam” dedi içinden. “Sadece benim değil, bu vadinin de yuvası var.”
Kamyonun sesi uzaklardan geldi; önce bir homurtu, sonra taşlara sürtünen lastik sesi… Eylül, hazırladığı dar geçidin arkasına saklandı. Kamyon yaklaşınca sürücü yavaşladı, çünkü yol beklediğinden daha sıkışıktı.
Tam o sırada Kıvanç harekete geçti. Gökyüzünden bir gölge gibi süzüldü, kamyonun önünde keskin bir çığlık attı. Sürücü irkildi, fren yaptı. Eylül bunu duyunca planın ikinci kısmına geçti: Çalılıkların içinden hızla dolaşıp bir taş yığınına çarptı, taşlar yuvarlanıp patikada şakırdadı. Sanki ormanın içinden bir sürü küçük ayak koşuyordu.
Sürücü kapıyı açıp dışarı çıktı. Elinde bir şey vardı; Eylül ne olduğunu seçemedi ama metal gibi parlıyordu. Kıvanç hemen yukarı yükseldi, Eylül ise kendini daha da sakladı. Sürücü etrafa bakındı, sonra geri dönüp kamyona bindi. Motor yeniden çalıştı, ama kamyon dar geçitte tam dönemezdi. Birkaç deneme yaptı, tekerlekler boşuna döndü.
O an Kıvanç yeniden alçaktan geçti, bu kez daha yakın bir gölge bıraktı. Sürücü sinirlendi, ama aynı zamanda ürktü. Sonunda, kamyon geri geri gitmeye başladı. Geri giderken de dar geçitteki dallar ve taşlar kamyonun altına sürtüp rahatsız edici sesler çıkardı. Sürücü söylenerek uzaklaştı, sonra başka bir yola saptı.
Eylül, kamyonun sesi iyice uzaklaşınca derin bir nefes aldı. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Kıvanç ise yüksekten bir daire çizip tekrar kaya üzerine kondu.
— "Başardık mı?" diye sordu Eylül, sesi fısıltı gibiydi.
Kıvanç başını çevirdi, vadinin aşağısına baktı. Kamyon artık görünmüyordu.
— "Bugünlük," dedi. — "Ama bu sadece bir gün. Yarın yine gelebilirler."
Eylül’ün gözleri ciddileşti.
— "O zaman daha büyük düşünmeliyiz," dedi.
— "Ne gibi?"
— "İnsanların da duyguları var," dedi Eylül. — "Korku bir şey değiştirir, ama bazen öfke doğurur. Biz öfke istemiyoruz."
Kıvanç’ın bakışları yumuşadı.
— "Doğru. Ben de yuvamı korurken birinin canını yakmak istemem."
O gün öğlene doğru, vadiye bir insan daha geldi. Bu sefer kamyon yoktu; tek başına yürüyen biri vardı. Eylül uzaktan onu takip etti. Adamın elinde bir defter, sırtında küçük bir çanta vardı. Ağaçlara bakıyor, yerdeki izleri inceliyor, bazen de durup uzun uzun dinliyordu.
Eylül, Kıvanç’a haber verdi. Kıvanç yukarıdan baktı ve adamın diğerlerinden farklı olduğunu fark etti: Gürültülü değildi, aceleci değildi.
Akşam üstü, adam tam Eylül’ün yaşadığı çalılıklara yakın bir yerde durdu, yere çömeldi ve çantasından bir matara çıkarıp su içti. Sonra defterine bir şeyler çizdi. Eylül, “Bu adam ormanı dinliyor” diye düşündü.
Kıvanç bir kayanın üstüne kondu, görünür bir yerde durdu. Adam başını kaldırıp kartalı gördü. Korkmadı. Sadece izledi.
Eylül, güvenli bir mesafeden çıktı. Tilkiyi gören adam, şaşırdı ama geri çekilmedi. Sanki bir masalın içinde olduğunu anladı. O an vadi, sessiz bir anlaşmanın eşiğine geldi.
— "Keşke konuşabilseydiniz," dedi adam kendi kendine. Bunu Eylül de Kıvanç da duydu.
Kıvanç içinden “Belki de konuşmanın tek yolu ses değildir” diye geçirdi. Eylül ise “Bazen iz bırakmak yeter” diye düşündü.
O gece ikisi bir karar verdi: İnsanları sadece korkutarak değil, onları düşündürerek de yönlendireceklerdi. Ertesi gün Eylül, patikanın kenarındaki yumuşak toprağa belirgin ayak izleri bıraktı; ama bu izler “burada yaşam var” der gibi düzenliydi. Kıvanç ise sabah güneşinde yuvanın çevresinde daha sık görünerek “bu kayalar sahipsiz değil” mesajı veriyordu.
Günler geçti. Adam tekrar geldi, yanında birkaç kişi daha vardı; ama bu sefer motor sesi yoktu. Ağaçlardaki işaretler incelendi, yeni işaretler kondu. Eylül bunu görünce önce korktu. Sonra fark etti: Bu işaretler kesim için değil, koruma için konuyordu. Adam, vadinin bazı bölümlerini “dokunulmayacak alan” diye belirliyordu.
Bir akşam, Eylül ile Kıvanç kaya üzerinde otururken rüzgâr yumuşamıştı. Vadi, sanki derin bir nefes almıştı.
— "Biliyor musun," dedi Eylül, — "Ben hep kurnazlığımı saklanmak için kullanırdım."
— "Ben de gücümü yalnız kalmak için," dedi Kıvanç.
Eylül bir an durdu, gözleri parladı.
— "Ama bugün anladım ki kurnazlık, doğru yerde kullanılırsa birini kandırmak değil, bir şeyi korumak olabilir."
Kıvanç başını gökyüzüne çevirdi.
— "Güç de sadece saldırmak değildir. Bazen güçlü olmak, bir şeyin yanında durabilmektir."
Rüzgâr, ikisinin arasından geçti. Eylül’ün kuyruğunu hafifçe salladı, Kıvanç’ın tüylerini kabarttı. İkisi de aynı anda gülümsedi; biri çalılığın, diğeri gökyüzünün dilinde.
— "Sözünü tuttun," dedi Eylül. — "Beni kandırmadın."
— "Sen de tuttun," dedi Kıvanç. — "Sadece kendini düşünmedin."
Eylül gözlerini kısıp ufka baktı.
— "Demek ki kartal ile tilki, sadece masallarda düşman olmak zorunda değilmiş," dedi.
Kıvanç kanatlarını hafifçe açtı, ama uçmadı.
— "Masallar bazen eski düşünceleri taşır," dedi. — "Ama yeni masalları biz yazabiliriz."
O gece vadi daha sessiz, ama daha güvenliydi. Ve bir yerlerde, çamların tepesinde bir yuva, rüzgârı eskisi gibi dinlemeye devam ediyordu. Kıvanç artık yalnız dinlemiyordu; çünkü aşağıda, çalılıkların arasında, Eylül de aynı rüzgârı kendi dilince duyuyordu. Bu da ikisine yetiyordu.
1 Yorum
bu masalı beğendim
Yorum Yazın