Keloğlan ve Aykız Hikayesi
Keloğlan, anasıyla birlikte köyün yamacındaki küçük, kiremit çatılı evde yaşardı. Sabahları erkenden kalkar, kümesteki tavuklara yem verir, sonra da eline değneğini alıp dere kenarına doğru yürürdü. Herkes onu neşeli, iyi yürekli ve biraz da hayalperest biri olarak tanırdı. Ama Keloğlan’ın içinde kimsenin bilmediği başka bir şey daha vardı: O, geceleri gökyüzüne bakıp yıldızlarla konuşur, bir gün büyük bir iyilik yapmayı düşlerdi.
Bir akşam üzeri, güneş kızıl bir örtü gibi dağların arkasına çekilirken Keloğlan dere kıyısında oturmuş suya taş atıyordu. O sırada derenin üstünde, ay ışığına benzer gümüş bir parıltı belirdi. Keloğlan gözlerini kısıp dikkatle baktı. Parıltı yavaş yavaş insan biçimine dönüştü. İnce uzun saçları gece gibi koyu, yüzü ay gibi parlak, gözleri berrak bir göl gibi sakindi. Keloğlan bir an nefesini tutup yerinden kalkamadı.
— "Sen de kimsin böyle?" dedi şaşkınlıkla.
Genç kız usulca gülümsedi.
— "Ben Aykız’ım. Uzak dağların ardındaki Gümüş Yayla’dan geldim."
Keloğlan hayretle başını kaşıdı.
— "Gümüş Yayla mı? Ben bu köyde doğdum büyüdüm, öyle bir yer duymadım."
— "Herkes duyamaz," dedi Aykız yumuşak bir sesle. — "Orayı ancak kalbi temiz olanlar öğrenir."
Keloğlan utangaçça yere baktı. Böyle güzel ve gizemli biriyle daha önce hiç konuşmamıştı. Ama Aykız’ın yüzünde bir hüzün vardı. Ne kadar gülümserse gülümsesin, gözlerinin içinde ince bir keder saklıydı.
— "Senin canın sıkkın," dedi Keloğlan. — "Bir derdin var. Söylesene, belki yardım ederim."
Aykız biraz sustu. Dere sesi, ikisinin arasındaki sessizliği doldurdu.
— "Gümüş Yayla’da her yıl Ay Çiçeği açar. O çiçek açınca bütün yaylaya huzur yayılır. Bu yıl çiçek soldu. Çünkü Kalbur Dağı’nın mağarasında yaşayan Kara Yel, onun ışığını çaldı. Eğer üç gece içinde geri alınmazsa yaylamız karanlığa gömülecek."
Keloğlan’ın gözleri büyüdü.
— "Kara Yel dediğin şu masallardaki huysuz yaratık mı?"
— "Evet," dedi Aykız. — "Kimse onun mağarasına gitmeye cesaret edemedi."
Keloğlan bir an düşündü. Korkmuştu, hem de çok korkmuştu. Ama Aykız’ın sesindeki üzüntü, onun yüreğine ağır geldi.
— "Ben giderim," dedi birden.
Aykız şaşkınlıkla ona baktı.
— "Gerçekten mi?"
— "Gerçekten," dedi Keloğlan. — "Yalnız bir şartım var."
— "Nedir?"
— "Yolda bana türkü söyle. Korkarsam cesaretim artsın."
Aykız ilk kez içten içe güldü. O gülünce sanki etraf biraz daha aydınlandı.
Ertesi sabah Keloğlan anasına durumu anlattı. Anası önce telaşlandı, ellerini dizine vurdu.
— "Oğlum, başına iş açma! Kara Yel ile uğraşılır mı?"
Keloğlan anasının elini tuttu.
— "Ana, birinin gitmesi gerek. Hem haksızlık karşısında susarsam kendime kızarım."
Anası onun gözlerine baktı. Orada korkuyla karışık bir kararlılık gördü. Sonunda iç çekip bohçaya biraz çörek, biraz peynir koydu.
— "Madem gideceksin, aklını da yanına al."
— "Merak etme ana," dedi Keloğlan. — "Başım kel olabilir ama içim boş değil."
Yola çıktıklarında sabah serinliği çimenlerin üstünde duruyordu. Aykız önde, Keloğlan arkada yürüdü. Çam ağaçlarının arasından geçerken kuşlar ötüyor, uzaktan su sesleri duyuluyordu. Ama Kalbur Dağı’na yaklaştıkça hava ağırlaştı. Ağaçlar seyrekleşti, taşlar sivrildi, rüzgâr uğuldamaya başladı.
Keloğlan ürperdi.
— "Şimdi şu türkü işi fena olmazdı ha."
Aykız başını çevirip ona baktı ve ince, sıcak bir sesle söylemeye başladı. Sözlerinde umut vardı, sabır vardı, eve dönme özlemi vardı. Keloğlan onu dinledikçe kalbindeki korku biraz biraz çözüldü.
Dağın eteğinde siyah bir mağara ağzı gördüler. İçeriden soğuk bir rüzgâr vuruyordu. Keloğlan derin bir nefes aldı.
— "Ben gidiyorum. Sen burada bekle."
— "Hayır," dedi Aykız. — "Seni yalnız bırakmam."
— "İçerisi tehlikeli."
— "Korkuyorum," dedi Aykız açıkça. — "Ama bazen korkarken de yürümek gerekir."
Bu söz Keloğlan’ın hoşuna gitti.
— "İyi dedin. O zaman birlikte."
Mağaraya girdiklerinde taş duvarlarda garip gölgeler dans ediyordu. Derinlerden boğuk bir ses geldi.
— "Kim girer Kara Yel’in yuvasına?"
Keloğlan gırtlağını temizledi.
— "Ben Keloğlan. Yanımdaki de Aykız. Çaldığın Ay Çiçeği’nin ışığını almaya geldik."
Bir kahkaha yükseldi. Soğuk, sert ve alaycıydı. Gölgelerin arasından uzun, koyu pelerinli bir varlık çıktı. Yüzü sisle örtülü gibiydi.
— "Bir kel oğlan ve bir yayla kızı mı bana meydan okuyor?"
Keloğlan’ın dizleri titredi ama geri adım atmadı.
— "Meydan okumaya gelmedik. Haksızlığı düzeltmeye geldik."
Kara Yel mağaranın ortasındaki taş sandığı gösterdi.
— "Işığı istiyorsan bilmecemi çöz. Çözemezsen burada kalırsın."
Keloğlan yutkundu.
— "Sor bakalım."
Kara Yel uğuldadı.
— "Hangi şey paylaşıldıkça çoğalır, saklandıkça solar?"
Keloğlan bir an durdu. Aklına altın gelmedi, ekmek gelmedi, su gelmedi. Sonra anasını düşündü, köydeki insanları düşündü, Aykız’ın yaylasını düşündü. Ve yavaşça gülümsedi.
— "Sevgi," dedi.
Mağaranın içi birden sessizleşti. Kara Yel geri çekildi.
— "Bunu nasıl bildin?"
— "Çünkü insanın yüreği bencillikle kararır, sevgiden aydınlanır," dedi Keloğlan.
Sandığın kapağı kendiliğinden açıldı. İçinden gümüş beyaz bir ışık yükseldi. Aykız sevinçle ellerini birleştirdi.
— "Ay Çiçeği’nin ışığı!"
Ama tam o anda mağara sarsıldı. Kara Yel öfkeyle bağırdı.
— "Gidemezsiniz!"
Tavanın taşları dökülmeye başladı. Keloğlan sandığın içindeki ışığı aldı, Aykız’ın elinden tuttu.
— "Koş!"
İkisi birden mağaranın dışına doğru koştu. Arkalarından taşlar düştü, rüzgâr uğuldadı, toz bulutları yükseldi. Son anda dışarı çıktılar. Dağın eteğinde nefes nefese kaldılar. Keloğlan’ın elleri titriyordu. Aykız da korkudan ağlayacak gibiydi ama sonra ikisi birden birbirine bakıp gülmeye başladı. O gülüş, korkunun ardından gelen en sıcak rahatlıktı.
Aykız gözleri dolu dolu Keloğlan’a döndü.
— "Bizi kurtardın."
— "Yok," dedi Keloğlan. — "Birlikte başardık."
Gümüş Yayla’ya vardıklarında Ay Çiçeği’nin kökü yeniden ışıldamaya başladı. Solgun yapraklar canlandı, bütün yaylaya yumuşacık bir aydınlık yayıldı. Rüzgâr bile tatlı esiyordu. Yayladaki herkes sevinç içinde toplandı.
Yaşlı bir nine Keloğlan’ın ellerini tuttu.
— "Evladım, sadece ışığı değil, umudu da geri getirdin."
Keloğlan bu sözleri duyunca boğazı düğümlendi. Hayatında ilk kez yaptığı bir işin bu kadar büyük bir sevinç doğurduğunu görüyordu.
Gece olduğunda ay, gökyüzünde kocaman ve parlak durdu. Aykız, yaylanın yüksek taşlarından birinin üstünde Keloğlan’a baktı.
— "Dönmen gerekecek biliyorum," dedi üzgünce.
— "Evet," dedi Keloğlan. — "Anam merak eder."
Aykız bir an sustu, sonra küçük gümüş bir yaprak çıkardı.
— "Bunu al. Ne zaman gökyüzüne bakıp kendini yalnız hissedersen, bunun parıltısı sana dostluğu hatırlatsın."
Keloğlan hediyeyi avucuna aldı. O an yüreğinde tatlı bir sızı hissetti. Ayrılık biraz üzücüydü ama bu hikâyenin içinde güzel bir bağ doğmuştu.
— "Bir gün yine görüşür müyüz?" diye sordu.
Aykız gülümsedi.
— "Kalbi temiz olan yolları yeniden bulur."
Keloğlan köyüne döndüğünde anası onu kapıda gözyaşlarıyla karşıladı. Hem kızdı, hem sarıldı, hem ağladı.
— "Bir daha böyle korkutma beni."
— "Tamam ana," dedi Keloğlan. — "Ama bak, bu kez sana güzel bir hikâye getirdim."
O gece Keloğlan, avucundaki gümüş yaprağa bakarak uyudu. Pencerenin dışındaki ay sessizce parlıyordu. Ve o günden sonra ne zaman biri umudunu kaybetse, Keloğlan gülümseyip aynı şeyi söylerdi:
— "Karanlık ne kadar büyürse büyüsün, sevgi ondan daha çabuk yol bulur."

Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın