Keloğlan ve Biricik Hikayesi
Bir varmış bir yokmuş… Uzak toprakların göbeğinde, bulutlara değen süt beyaz kuleleriyle meşhur bir saray varmış. Bu sarayda iki misafir herkesin dilindeymiş: aklı kıvrak Keloğlan ve onun yanında sürekli sakarlıklarıyla olay yaratan, kısa boylu ama kahkaha makinesi Biricik.
Biricik koridorlarda sekerek yürür, halılara takılır, askerleri bile güldürürmüş. Keloğlan ise sessiz adımlarla dolaşır, gördüğü her detayı aklının köşesine yazarmış. “Keli var ama kafasında bin tilki gezer” diye dalga geçerlermiş, ama bunu bir övgü sayarlarmış.
Bir sabah sarayın avlusunda davullar patlamış: “Dum ta dum! Taht odasına gelin!” Herkes toplandığında padişahın önünde karanlık renkli boş bir sandık duruyormuş.
Padişah kısık ama sert bir sesle konuşmuş:
“Bu sandıkta dün altın tacım vardı. Sabah baktım, yok. Kim aldıysa çıksın, yoksa çok fena!”
Vezir hiç düşünmeden suçluyu bulmuş gibi davranmış:
“Bu işin içinde kesin hizmetçi Hasan vardır!”
Hasan tir tir titremiş:
“Yalnızca odayı temizledim. Tacınıza elimi sürmedim padişahım!”
Hiddeti burnundan çıkan padişah tam cezayı kesecekken, Keloğlan adım atmış:
“Padişahım, müsaade edin. Önce gerçeği bulalım, suçluyu değil,” demiş.
Biricik hemen araya atılmış:
“Ben de yardım ederim! Benim şakalarım, hırsızın aklını karıştırır!”
Taç odasına girdiklerinde Keloğlan gözlerini kısarak etrafı incelemiş. Masa kenarında sarı bir iplik, yerde ufak ayak izleri, perde arasında sıkışmış bir parça fark etmiş.
“Bu iplik kime ait?” diye sormuş.
Biricik hemen fırlamış:
“Şehzadenin yeni pelerininin ipliği! Dün durmadan ‘Ben de taç takacağım’ diyordu.”
Bahçeye indiklerinde şehzade top oynuyormuş. Biricik kıkırdayarak yanaşmış:
“Duydun mu? Saraydakiler diyor ki, taç en çok sana yakışırmış. Ama ortada taç yok ki…”
Şehzadenin yüzüne sıcak bir ateş yayılmış. Keloğlan yumuşak bir sesle eklemiş:
“Birisi tacı şaka olsun diye sakladıysa, şimdi geri getirirse herkes mutlu olur. Kızılmaz, teşekkür bile edilir.”
Şehzade başını eğip fısıldamış:
“Tacı ben sakladım. Bir bilmece hazırlayacaktım. Ciddiye alındığını görünce korktum. Tacı oyun odamda tuttum…”
Taht salonu yeniden dolmuş. Küçük şehzade tacı iki eliyle taşıyarak babasına vermiş:
“Ben sakladım. Kimse çalmasın, oyun olsun istedim. Hasan’ı suçladıklarında içim acıdı.”
Padişah uzun bir iç çekmiş ve Hasan’a dönmüş:
“Seni haksız yere suçladım. Affını isterim.”
Hasan derin bir saygıyla eğilmiş:
“Gerçek konuşuldu ya padişahım, kalbim hafifledi.”
Sonra padişah gözlerini oğluna çevirmiş:
“Yaptığın yanlıştı, ama hatasını söyleyene kızılmaz. Gerçek cesaret budur. Büyüklük, bedenle değil, kalple ölçülür.”
Padişah, Keloğlan’ı yanına çağırmış:
“Gerçeği buldun. Ne istersen söyle.”
Keloğlan gülerek cevaplamış:
“Büyük bir ödül istemem. Şehzadenizle her gün oyun oynayın. Biricik’i de sarayın resmi eğlendiricisi yapın. Çünkü sarayın kahkaha ve akla ihtiyacı var.”
Padişah kahkahayı basmış:
“Akıllı çocuk! Dediğin olsun!”
Bu karardan sonra her akşam sarayda neşeli bir manzara görünür olmuş:
Keloğlan bilmeceler sorar, Biricik taklalar atar, padişah ve şehzade kahkahalarla oyuna katılırmış.
O gün herkes şunu öğrenmiş:
İnsanları boyuna göre küçümsemek, aklı hafife almak kadar yanlıştır. Saray dedikleri yer bile, hem doğru sözün hem kahkahanın ışığıyla güzelleşirmiş.
Masal da böylece tamamlanmış. Gökten düşen üç elmanın ilki doğruyu savunanlara, ikincisi arkadaşını yarı yolda bırakmayanlara, üçüncüsü de bu masalı gülerek okuyanlara gitmiş.
Ve dünya biraz daha iyi bir yer olmuş, çünkü çocuklar bu hikayeyi dinlemiş.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın