Kral Midas Hikayesi

Pelin Kaya 30.12.2025 74 Okunma Sayısı Çocuk Hikayeleri 0 Yorum
Kral Midas Hikayesi
Sesli Masal

Bir varmış bir yokmuş… Uzak mı uzak, çam kokulu tepelerin arasında, taş duvarlı bir kalenin gölgesinde Frigya diye anılan bir ülke varmış. Bu ülkenin kralı Midas’mış. Midas’ın sakalı güneşte parıldar, gözleri güldüğünde kalenin pencereleri bile daha aydınlık görünürmüş. Ama kralın içinde bazen incecik bir sızı olurmuş: “Keşke elimdeki her şey biraz daha… daha parlak olsa,” diye geçirirmiş içinden.

Midas’ın sarayında günler müzikle başlar, ekmek kokusuyla biterdi. Sarayın fırıncısı Ekmekçi Duru, her sabah taze çörekler çıkarır; sarayın bahçıvanı İpek, güllere konuşur; sarayın en küçük hizmetlisi, meraklı bir çocuk olan Arda ise her şeyi duymayı, her şeyi görmeyi çok severmiş.

Bir gün sarayın avlusunda tuhaf bir telaş başlamış. Muhafızlar, üzüm bağlarının kenarında uyuyakalmış, saçları yapraklara karışmış yaşlı bir adam bulmuşlar. Adamın üstü başı yosun kokar, yüzü ise yaramaz bir çocuk gibi gülermiş.

Kral Midas onu görünce şaşırmış:

“Sen kimsin, yaşlı dost? Neden bağların kenarında uyuyorsun?”

Yaşlı adam gözünü kırpıp gülümsemiş:

“Benim adım Silenos. Yolumu kaybettim… ya da yol beni buldu. Karnım aç, ayaklarım yorgun.”

Arda hemen öne atılmış, elindeki ekmeği uzatmış:

“Al amca! Bu ekmek sıcak, üstü susamlı!”

Silenos ekmeği koklayıp gözlerini kapatmış:

“Ah… Şu kokunun bile şarkısı var!”

Midas, misafirperverliği severmiş. Silenos’u saraya aldırtmış. Ona yemekler sunmuş, yatacak yer hazırlatmış. Üç gün üç gece Silenos sarayda kalmış; Arda’ya masallar anlatmış, Duru’nun çöreklerini övmüş, İpek’in güllerine “gülmeyi” öğretmiş.

Üçüncü gecenin sonunda Silenos, Midas’ın kulağına eğilip fısıldamış:

“Kral Midas, iyiliğin büyük bir kapıdır. Bazen o kapıdan… tanrılar bile geçer.”

Midas bu sözleri anlayamamış ama içine sıcak bir sevinç düşmüş.

Ertesi sabah sarayın kapısında altın işlemeli bir rüzgâr esmiş gibi olmuş. Güneş sanki daha yakınmış. Avlunun ortasında bir adam belirmiş: başında asma yapraklarından bir taç, elinde üzüm salkımı, yüzünde kocaman bir neşe. Bu kişi Dionysos’muş, şenliklerin ve üzümün tanrısı.

Midas diz çökmüş:

“Hoş geldin, ulu misafir.”

Dionysos kahkahayla gülmüş:

“Ben misafir değilim, Midas. Ben teşekkürüm. Silenos benim yol arkadaşım. Onu iyi ağırladın. Dile benden ne dilersen!”

Sarayın duvarları bile bu sözleri duyup sanki “vay be” demiş. Midas’ın kalbi güm güm atmış. İçindeki o ince sızı, birden kocaman bir dileğe dönüşmüş.

“Dionysos… Ben… Dokunduğum her şey altın olsun!” demiş.

Arda, kenarda gözlerini kocaman açmış. Duru’nun elindeki un torbası bir an titremiş. İpek ise güllerini kollar gibi yapmış.

Dionysos’un gülüşü biraz incelmiş:

“Emin misin? Altın güzel görünür ama… soğuktur.”

Midas kendinden emin konuşmuş:

“Eminim. Ülkem zenginleşir, kimse aç kalmaz.”

Dionysos başını sallamış, parmaklarını şıklatmış.

“Peki öyleyse. Dilediğin oldu.”

Tanrı bir rüzgâr gibi kaybolmuş. Avluda sadece sessizlik kalmış. Midas hemen heyecanla yanındaki mermer sütuna dokunmuş… Sütun anında altın oluvermiş! Parlak, sarı, göz alıcı!

Midas sevinçle bağırmış:

“Oldu! Gerçekten oldu!”

Arda koşup bir yaprak koparmış, Midas’a uzatmış:

“Dokun kralım, dokun! Yaprak da altın olur mu?”

Midas yaprağa dokunmuş: şıp! Yaprak altın olmuş.

Arda zıplamış:

“Yaşasın! Benim cebime sığar mı bu?”

Midas gülmüş, ama gülüşü biraz aceleciymiş. Sarayın içinde yürümüş, her şeye dokunmak istemiş. Bir vazo, bir sandalye, bir kâse… Hepsi altın!

Duru, fırının başında ona seslenmiş:

“Kralım! Kahvaltı hazır. Sıcak çörekler… bal… süt…”

Midas koşarak masaya oturmuş. Bir çöreğe uzanmış… Parmakları çöreğe değer değmez çörek altın oluvermiş. Midas donup kalmış.

“Şey… Bu… Ben bunu yiyemem!”

Duru şaşkın:

“Nasıl yani? Çörek taş gibi oldu!”

Midas bir bardak sütü almış… Bardak altın, süt altın… Midas yutkunmuş. Boğazı kurumuş.

Arda fısıldamış:

“Kralım… altın süt… güzel mi?”

Midas sesi titreyerek:

“Güzel… görünür. Ama içilmez.”

İpek, elinde taze bir elma ile gelmiş:

“Belki elma işe yarar. Hem kırmızı, hem sulu.”

Midas elmayı tutmuş… Elma da altın olmuş. İpek’in gözleri dolmuş:

“Elmanın sesi bile sustu…”

Midas masadan kalkmış. Karnı aç, ağzı kuru, yüzü asıkmış. Sarayın altın eşyaları parıldıyormuş ama Midas’ın içi kararıyormuş.

O gün öğleden sonra, Arda sarayın bahçesinde oynarken dizini kanatmış. Koşa koşa kralın yanına gelmiş, avcunu göstermiş.

“Kralım! Çok acıdı…”

Midas içgüdüyle çocuğun başını okşamak istemiş. Elini uzatmış… Arda’nın koluna dokunur dokunmaz Arda’nın kolu altın gibi parlamaya başlamış! Çocuk bir anda korkuyla bağırmış.

“Kralım! Kolum… kolum ağırlaştı!”

Midas geri çekilmiş, sanki elinde ateş varmış gibi.

“Hayır! Hayır! Arda, kıpırdama!”

Duru ve İpek koşmuş. Duru, Arda’yı kucaklamış; İpek, Arda’nın kolunu sarıp sarmalamış. Altın parıltı durmuş, ama Arda’nın kolu buz gibi olmuş gibi titremiş.

Arda ağlamaya başlamış:

“Ben altın olmak istemiyorum… Ben sadece… canım acımıştı…”

Midas’ın kalbi sanki ikiye bölünmüş. Altının ışığı gözünü acıtmış. O an Midas ilk kez dileğinin ne kadar ağır olduğunu anlamış.

“Ben… ben ne yaptım?” diye fısıldamış.

Gece çökmüş. Sarayın salonunda altın eşyalar ay ışığında bir göl gibi parlıyormuş. Midas odasında tek başına oturmuş. Karnı gurulduyor, boğazı yanıyormuş. Pencereden dışarı bakmış; köydeki evlerden yemek kokuları geliyormuş. İnsanların gülüşleri duyuluyormuş. Kral, zenginliğin kokusu olmadığını fark etmiş.

Sabaha karşı Midas dayanamayıp avluya çıkmış. Gökyüzüne seslenmiş:

“Dionysos! Lütfen… geri al! Bu dokunuş… bana mutluluk getirmedi!”

Bir süre cevap gelmemiş. Sonra üzüm kokulu rüzgâr esmiş. Dionysos yeniden belirmiş; bu sefer yüzünde kahkaha değil, sakin bir ifade varmış.

“Midas. Dileklerin bazen şeker gibi görünür… ama içi tuz dolu olabilir. Ne öğrendin?”

Midas gözleri dolu dolu konuşmuş:

“Altın… yemek değilmiş. Altın… sarılmak değilmiş. Ben parıltıyı mutluluk sandım. Ama mutluluk… sıcak ekmek kokusuymuş. Bir çocuğun gülüşüymüş. Güllerin rengiymiş.”

Dionysos başını sallamış:

“Güzel. Şimdi dikkatle dinle. Bu büyüden kurtulmak için Paktolos Irmağına gideceksin. Ellerini o suda yıkayacaksın. Dokunuşun suya akıp gidecek.”

Midas hemen yola çıkmış. Yanına kimseyi aldırmak istememiş ama Arda, Duru ve İpek onu yalnız bırakmamış. Arda biraz ürkek, ama kararlıymış.

“Kralım… Ben de gelmek istiyorum. Çünkü… korktum ama… yine de seni seviyorum.”

Midas’ın gözleri daha da dolmuş:

“Ben de seni seviyorum Arda. Ve bir daha… dikkatsizce dokunmayacağım.”

Orman yollarından geçmişler. Kuş sesleri, çam kokusu, taşların serinliği… Hepsi Midas’a sanki yeniden “gerçek” gibi gelmiş. Çünkü altın dokunuş, dünyayı cam gibi yapmış; şimdi dünya tekrar yumuşakmış.

Irmağa vardıklarında su gümüş gibi akıyormuş. Midas diz çökmüş, ellerini suya daldırmış. Su bir an sararmış gibi olmuş, sonra berraklaşmış. Midas avuçlarını çıkarıp bir taşa dokunmuş… Taş taş olarak kalmış!

Midas şaşkınlıkla gülmüş:

“Geçti! Geçti!”

Duru sevinçle alkışlamış:

“Şimdi çörek yiyebiliriz!”

İpek, ırmak kenarından bir çiçek koparmış, Midas’a uzatmış:

“Dokun. Korkma.”

Midas çiçeği nazikçe tutmuş. Çiçek çiçek kalmış. Rengi, kokusu, canlılığı… yerindeymiş.

Arda yaklaşmış, kollarını açmış:

“Kralım… Sarılabilir miyim?”

Midas bir an duraksamış; sonra dizlerini kırıp çocuğu kucaklamış. Altın yokmuş. Sadece sıcak bir sarılma varmış. Midas derin bir nefes almış.

“Evet Arda… İşte bu. Altından daha değerli.”

O gün, güneş batarken hep birlikte köye dönmüşler. Midas sarayına girdiğinde altın eşyalar hâlâ oradaymış, ama gözleri artık başka şeyleri arıyormuş: Duru’nun fırınından çıkan kokuyu, İpek’in güllerinin rengini, Arda’nın gülüşünü.

Sarayın büyük salonunda Midas halka seslenmiş:

“Ben bir hata yaptım. Parıltıya aldanıp sıcaklığı unuttum. Bundan sonra ülkemde en değerli şey… insanların karnının doyması, kalbinin gülmesidir.”

Arda, en ön sırada elini kaldırmış:

“Kralım! Altın dokunuşun bittiğine sevindim… ama bir şey sorabilir miyim?”

Midas gülerek eğilmiş:

“Sor bakalım.”

“Peki… sen yine de altın seviyor musun?”

Midas kahkaha atmış; bu kahkaha artık aceleci değilmiş, yumuşacıkmış:

“Seviyorum. Ama altın sadece bir metal. Asıl altın… paylaşınca çoğalan şeymiş.”

Duru bir tepsi çörek getirmiş. İpek güllerden küçük bir taç yapmış. Arda ise cebinden küçücük bir taş çıkarıp Midas’a uzatmış.

“Bu taş… altın değil. Ama ben bunu yolda buldum. Senin için.”

Midas taşı almış. Taş sıradanmış, griymiş, ama Midas onu sanki dünyanın en kıymetli hazinesi gibi avuçlarının içinde tutmuş.

“Teşekkür ederim Arda.”

Ve o gece sarayın pencerelerinden dışarı sadece altın ışığı değil, kahkahalar ve ekmek kokusu da yayılmış.

Çünkü Kral Midas artık biliyormuş: Bazen en büyük hazine, dokunduğun şeyin altına dönüşmesi değil… dokunduğun kalbin kendini güvende hissetmesiymiş.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın