Küçük Serçe Hikayesi
Sabah güneşi, kasabanın küçük parkına altın gibi serpilirken yaprakların üzerinde minicik damlalar parlıyordu. Parkın tam ortasında, yaşlı çınarın dalları arasında, yuvadan ilk kez dışarı bakan bir serçe vardı. Tüyleri hâlâ biraz kabarık, gözleri kocaman ve meraklıydı. Onun adı Pıtırcık’tı. Her şeyden önce, kalbi biraz hızlı atıyordu; çünkü bugün, annesiyle babasının günlerdir söylediği o cümle tekrar edilmişti: Uçma günü.
Pıtırcık, yuvanın kenarına geldiğinde aşağıdaki dünya ona hem kocaman hem de biraz ürkütücü görünüyordu. Çimenlerde koşan çocuklar, bankta oturan yaşlılar, çöplerin yanında dolaşan kargalar, ve uzakta, parlayan su birikintisinin üstünden geçen rüzgâr… Hepsi, bir masal gibi canlıydı.
Annesi Maviş, kanadını Pıtırcık’ın omzuna değdirdi.
— "Hazır mısın canım?" dedi.
Pıtırcık yutkundu. Cesaretli görünmek istedi ama gırtlağından çıkan ses, incecik bir cıvıltı oldu.
— "Hazırım… sanırım."
Babası Çıtçıt, gururla gülümsedi.
— "Korkman normal. Ama korku, kalbinin çalıştığını gösterir. Uçmak da kalbinin şarkısıdır."
Pıtırcık, babasının sözlerini anlamaya çalıştı. Kalbin şarkısı… Peki ya düşerse? Ya rüzgâr onu savurursa? Ya da o kargalar…
Aşağıdan bir kahkaha sesi yükseldi. Parkın girişinde iki çocuk vardı: Zeynep ve Mehmet. Ellerinde küçük bir ekmek parçası, kuşlara doğru kırıntılar saçıyorlardı.
— "Bak Mehmet, serçeler geldi!" diye sevindi Zeynep.
— "Şu yuvadaki minicik kuşu görüyor musun? Yeni çıkmış olmalı." dedi Mehmet.
Pıtırcık, insanların seslerini duyunca biraz rahatladı. Seslerinde kötülük yoktu. Sadece sevinç vardı. O sırada, yuvanın az ilerisinde, parkın çiçekli çalısında saklanan bir kedi belirdi. Sarı gözleri dikkatle etrafı tarıyordu. Kedinin adı Tombik’ti; ama tombik oluşu onu daha az tehlikeli yapmıyordu.
Maviş’in tüyleri bir anda sertleşti.
— "Pıtırcık, sakın aşağıya bakma. Tombik yine burada."
Pıtırcık’ın kalbi “pıt pıt” diye atmaya başladı. Kediyi görünce kanatlarını istemsizce içine çekti.
— "Anne, ben… ben bugün uçmasam olur mu?"
Çıtçıt, yumuşak bir sesle konuştu.
— "İşte tam da bu yüzden uçmalısın. Uçmak seni korur. Uçamazsan, korkuların seni yakalar."
Pıtırcık, gözlerini kapadı. Kanatlarını biraz açtı. Tüylerinin arasından rüzgâr geçti. Rüzgâr soğuk değildi; sanki onu itip kaldırmak isteyen bir arkadaş gibiydi.
Tam o sırada, yandaki dalda başka bir serçe belirdi. Biraz daha büyük, kendinden emin, gagası da sanki hep gülüyormuş gibi… Onun adı Fındık’tı. Pıtırcık onu daha önce görmüştü; mahalledeki kuşlar arasında “en hızlı dönen” serçe diye anlatılırdı.
— "Hey, Pıtırcık! Uçma günü mü?" diye seslendi Fındık.
Pıtırcık utanarak başını eğdi.
— "Evet… ama biraz korkuyorum."
Fındık bir kahkaha attı.
— "Korku iyi. Ben de ilk uçtuğum gün, kuyruğumun tüyleri iki kat kabarmıştı. Ama sonra… gökyüzü bana gülümsedi."
Pıtırcık şaşırdı.
— "Gökyüzü gülümser mi?"
— "Gülümser. Uçmaya başlayınca anlarsın." dedi Fındık ve kanatlarını şıkırdatarak havada minicik bir dönüş yaptı.
Bu dönüş o kadar kolay görünmüştü ki Pıtırcık’ın içindeki düğüm biraz gevşedi. Yine de… aşağıda Tombik vardı.
Zeynep ve Mehmet, kediyi fark etmiş olacak ki bağırdılar.
— "Tombik! Kuşlara yaklaşma!" diye seslendi Zeynep.
— "Hadi git buradan!" dedi Mehmet, ellerini çırparak.
Tombik, sanki hiç umursamıyormuş gibi kuyruğunu salladı ama çalıların arkasına doğru geri çekildi. Pıtırcık, çocukların kuşları korumaya çalışmasına şaşırdı. İnsanların böyle bir tarafı olduğunu bilmiyordu.
Maviş, Pıtırcık’ın yanağına minik bir öpücük kondurdu.
— "Bak, yalnız değilsin. Biz buradayız. Fındık burada. Aşağıda da seni koruyan çocuklar var."
Pıtırcık, derin bir nefes aldı. Kanatlarını daha geniş açtı. Dalların arasından gökyüzü, masmavi bir pencere gibi görünüyordu.
— "Peki… ya düşersem?"
Çıtçıt, ciddi ama şefkatli bir bakışla cevap verdi.
— "Düşmek, uçmayı öğrenmenin bir parçası olabilir. Ama biz seni izleyeceğiz. Ve sen, yeniden deneyeceksin."
Fındık da heyecanla araya girdi.
— "Ben de yanındayım! İlk uçuşunda yanında bir arkadaş olursa rüzgâr daha yumuşak eser."
Pıtırcık, bu sözlere tutunur gibi oldu. Sonra, küçük ayaklarını yuvanın kenarından biraz ileri attı. Bir anlığına boşluk… Kalbi kulaklarında çınladı.
Ve sonra… kanatları açıldı.
İlk saniye, sanki havada yüzüyordu. İkinci saniye, rüzgâr onu hafifçe yana itti. Üçüncü saniye, Pıtırcık panikledi ve kanatlarını yanlış çırptı. Aşağı doğru indiğini hissetti.
— "Ah!" diye bağırmak istedi ama çıkan ses cılız bir cıvıltı oldu.
Fındık hemen yanına süzüldü.
— "Kanatlarını geniş tut! Korkunca küçülme, genişle!"
Pıtırcık, Fındık’ın dediğini yaptı. Kanatlarını genişletti. Göğsünü öne çıkardı. Birden düşüş yavaşladı. Rüzgâr, onu yakaladı.
Maviş ve Çıtçıt yukarıdan sesleniyordu.
— "Aferin Pıtırcık! Devam et!"
Pıtırcık, rüzgârın onu gerçekten taşıdığını fark edince gözleri parladı. Aşağıdaki çimenler, artık bir tehlike gibi değil; yumuşacık bir halı gibi görünüyordu.
Fındık, onun çevresinde tur atarak sevinçle cıvıldadı.
— "Gördün mü? Gökyüzü gülümsüyor!"
Pıtırcık, istemsizce güldü. Evet, gerçekten de gülümsüyor gibiydi. İçindeki korkunun yanında, başka bir duygu büyüyordu: Gurur.
Tam o sırada, Tombik yeniden ortaya çıktı. Çalıların arasından fırladı ve çimenlerin üstünde hızla koşmaya başladı. Gözleri Pıtırcık’a kilitlenmişti.
Zeynep ve Mehmet panikledi.
— "Kuşu yakalayacak!" diye bağırdı Zeynep.
— "Koş!" dedi Mehmet.
Ama Pıtırcık artık yerde değildi. Kanatlarını daha güçlü çırptı. Yükseldi. Tombik’in patileri havayı tırmalar gibi kaldı. Kedi, bir an durdu; sonra kızgınlıkla miyavlayıp başka tarafa kaçtı.
Pıtırcık, gökyüzünde bir daire çizdi. Parkın üstünden geçerken çocukların yüzlerini gördü. Zeynep el sallıyordu. Mehmet de iki elini havaya kaldırmıştı.
— "Başardı!" diye bağırdı Zeynep.
— "Uçtu!" dedi Mehmet.
Pıtırcık, onların sevinciyle daha da cesaretlendi. Süzülmeyi öğrendikçe dünyayı yeni bir gözle görüyordu. Ağaçlar daha yeşil, çiçekler daha renkli, park daha genişti. En önemlisi de, korku artık tek başına değildi. Onun yanında, cesaret vardı.
Bir süre sonra, Pıtırcık yavaşça çınarın daha alçak bir dalına kondu. Ayakları titredi ama düşmedi. Nefes nefese kalmıştı. Fındık yanına konup kanadını ona vurdu.
— "İşte bu! İlk uçuş tamam."
Pıtırcık, gözleri dolu dolu bakarak konuştu.
— "Çok korktum."
Fındık başını salladı.
— "Korktuğun için kaçmadın ya, işte asıl cesaret o."
O sırada Maviş ve Çıtçıt da yanlarına geldi. Annesi Pıtırcık’ı kanatlarının arasına aldı.
— "Kalbim… sana bakarken iki kere uçtu." dedi Maviş.
Çıtçıt, oğlunun gagasına sevgiyle dokundu.
— "Bugün sadece uçmayı öğrenmedin. Korkunun içinden geçmeyi de öğrendin."
Pıtırcık, babasının sözlerini düşündü. Korkunun içinden geçmek… Evet, sanki karanlık bir tünelden geçip ışığa çıkmış gibiydi.
Aşağıda Zeynep ve Mehmet, ekmek kırıntılarını bankın yanına bırakıp oturdular. Zeynep, usulca konuştu.
— "Mehmet, kuşların da kalbi var, değil mi?"
— "Bence var. Hatta belki bizimkinden de cesur." dedi Mehmet.
Pıtırcık bunu duydu mu, duymadı mı bilinmez; ama o an, küçük serçenin içi sıcacık oldu. İnsanların da, kuşların da birbirini anlayabildiği bir dünya vardı demek.
Gün akşama dönerken gökyüzü turuncu ve pembe çizgilerle süslendi. Pıtırcık, çınarın dalında oturup günün sonunda sessizce düşünüyordu. Artık biliyordu: Uçmak sadece kanat işi değildi. Uçmak, kalbin “ben yapabilirim” demesiydi.
Fındık, uzaklaşmadan önce Pıtırcık’a döndü.
— "Yarın yine uçar mısın?"
Pıtırcık, bu kez hiç tereddüt etmedi.
— "Evet. Hem de daha yükseğe."
Maviş gülümsedi.
— "Gökyüzü seni bekliyor."
Çıtçıt, son bir cümleyle günü mühürledi.
— "Unutma Pıtırcık; küçük olan her şey, doğru zamanda büyük bir şarkı söyleyebilir."
Ve Pıtırcık, çınarın yaprakları arasından yıldızların ilk parıltılarını izlerken, içinden geçen o yeni duyguyu tanıdı: Umut. Bu umut, ertesi günün rüzgârına şimdiden kanat çırpıyordu.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın