Minik Kelebek Hikayesi

Pelin Kaya 31.12.2025 52 Okunma Sayısı Hayvanlar Alemi Hikayeleri 0 Yorum
Minik Kelebek Hikayesi
Sesli Masal

Güneş, sabahın ilk ışıklarını çiy tanelerinin üstüne serperken, Papatya Tepesi’nde her şey pırıl pırıl parlıyordu. Otların ucunda inci gibi duran damlalar, sanki küçük aynalar gibi gökyüzünü yansıtıyordu. Papatya Tepesi’nin en dibinde, yabani menekşelerin arasına saklanmış minicik bir koza vardı. Bu koza öyle sıradan bir koza değildi; içinde, dünyayı ilk kez görecek bir minik kelebeğin kalbi “pıt pıt” diyerek cesaret toplamaya çalışıyordu.

Koza çatırdadı, çatırdadı… Sonra bir anda incecik bir kapak aralandı. İçeriden, önce iki ince anten çıktı; sonra ipek gibi kanatları, tül gibi hafif bir beden… Minik kelebek, ürkek bir nefes aldı.

— Ben… ben dışarıdayım! dedi titrek bir sevinçle. — Adım ne olacak?

Tam o anda, menekşelerin üstüne konan uğur böceği Belgin, gözlerini kısarak onu süzdü.

— Hoş geldin minik! dedi Belgin. — Senin adın… Işıl olsun. Kanatların ışık gibi parlıyor.

Minik kelebek Işıl, kanatlarını hafifçe açıp kapadı. Gerçekten de güneş vurdukça kanatlarında minik renkler dans ediyordu. Ama ne kadar güzel olursa olsun, içini kemiren bir şey vardı: Uçamıyordu. Kanatları vardı ama nasıl kullanılacağını bilmiyordu.

Işıl, kanatlarına bakıp yutkundu.

— Belgin… ben… düşerim diye korkuyorum.
— Korkmak normal, dedi Belgin. — Ama korku, kanatlarının düşmanı değil. Kanatlarını tanımanın habercisi.

O sırada, çimenlerin arasından bir ses yükseldi. İnce, tiz, aceleci bir ses.

— Kim korkuyor? Korku mu dedin? Ben korkuyu severim!

Bir çekirge zıplayarak geldi. Adı Rıza’ydı. Her şeyi bir oyun sanır, her şeyi yarışa çevirirdi.

— Ben Rıza! Hadi uçmayı dene. Bir-iki-üç! Zıpla!
— Zıplamak uçmak değil ki… dedi Işıl.
— E, ben zıplayınca uçuyor gibi oluyorum! dedi Rıza ve kendini havaya atıp bir çimene “pof” diye indi.

Belgin güldü.

— Rıza, kelebeğin işi zıplamak değil, kanatlarını rüzgâra teslim etmektir.

Işıl, “rüzgâr” kelimesini duyunca irkildi.

— Rüzgâr mı? Ama rüzgâr beni savurmaz mı?
— Savurabilir, dedi Belgin. — Ama doğru yerden tutunursan, seni yükseltebilir de.

Işıl, gözlerini tepeye doğru çevirdi. Papatya Tepesi’nin zirvesinde, her sabah esen bir rüzgâr vardı. Büyükler ona “Tepenin Nefesi” derdi. Bazıları rüzgârın konuştuğunu bile söylerdi. Işıl’ın içinde tuhaf bir merak kıpırdadı.

— Rüzgâr konuşur mu gerçekten?
Rıza hemen atladı: — Konuşsa bile kesin “hadi yarışalım” der!
Belgin ise daha sakin bir sesle cevap verdi: — Rüzgâr konuşur, ama kelimelerle değil. Tüylerin ürpermesiyle, yaprakların kıpırtısıyla… Kalbinin içindeki “tamam, şimdi” hissiyle.

Işıl, bu cümleyi anlamaya çalışırken, menekşelerin arasında yaşayan yaşlı bir salyangoz belirdi. Kabukları çizgiliydi; sanki yılların haritası üstüne işlenmişti. Adı Nuri’ydi. Çok yavaş konuşur ama söylediği her sözün içi dolu olurdu.

— Rüzgârın sırrını arayan yine biri mi çıktı? dedi Nuri.
— Ben… uçmayı öğrenmek istiyorum, dedi Işıl, kanatlarını saklar gibi kapatıp. — Ama korkuyorum.

Nuri, başını ağır ağır salladı.

— Korku, minik kelebeğe verilmiş bir pusuladır. Seni tehlikeden korur. Ama pusulaya sarılıp kalırsan, hiçbir yere gidemezsin.
— Peki ne yapacağım?
— Zirveye çık. Rüzgârı dinle. Sonra bir tek şeye karar ver: Ya kanatlarına güveneceksin, ya da hep yere bakacaksın.

Işıl’ın kalbi hızlandı. Yere bakmak… Koza, menekşe, çiy damlaları… Hepsi güzeldi. Ama gökyüzü? Gökyüzü bambaşka bir çağrıydı.

O gün, Işıl, Belgin ve Rıza ile birlikte tepeye doğru yola çıktı. Nuri de arkalarından ağır ağır geldi. Yol boyunca, otların arasından fısıltılar duyuluyordu; karıncalar sıraya dizilmiş çalışıyor, arılar “vız vız” ederek çiçeklerden bal topluyordu. Bir örümcek ağını kuruyor, küçük bir kuş uzaktan cıvıldıyordu.

Rıza önden zıplıyor, bağırıyordu:

— Hadiiii! Kim önce zirveye?
Belgin ciddi ciddi cevap verdi:
— Bu yarış değil, Işıl’ın yolculuğu.
Rıza bir an durdu, sonra boynunu eğdi.
— Tamam… ama yine de hızlanabiliriz.

Işıl gülümsedi. Rıza’nın şakaları, içindeki korkuyu biraz azaltıyordu. Yolda bir yerde, dikenli bir çalının yanından geçerken, kanadına bir yaprak takıldı. Işıl, panikle kanadını silkeledi.

— Ah! Kanadım yırtıldı mı?
Belgin yaklaşıp dikkatle baktı.
— Yırtılmadı. Sadece yaprak. Ama iyi ki fark ettin. Kanatlarına özen göstermek, uçmanın yarısıdır.

Nuri arkadan yetişti.

— Uçmak, yalnızca havaya kalkmak değildir. Uçmak, kendine bakmayı öğrenmektir.

Zirveye vardıklarında, rüzgâr gerçekten de vardı. İnce ince esiyor, papatyaların başlarını eğip kaldırıyordu. Işıl, rüzgârın sesini duydu: “fuuuu… fuuuu…” Sanki bir ninni gibi.

Rıza, rüzgâra karşı zıpladı, geri düştü.

— Bu rüzgâr çok güçlü!
Belgin, Işıl’ın yanına geldi.
— Güçlü değil, canlı. Rüzgâr bir şey taşır: kokuları, tohumları, bulutları… belki de cesareti.

Işıl, gözlerini kapadı. Rüzgâr yüzüne değdi, antenlerini okşadı. İçinde bir his belirdi: “Şimdi.” Ama hemen ardından başka bir ses: “Ya düşersen?”

Tam o sırada, tepenin aşağısından bir ağlama sesi geldi. İnce, titrek… Bir tırtılın sesi. Hepsi aşağı baktı. Bir yaprağın kenarında, küçük bir tırtıl kaymaya çalışıyor ama her seferinde aşağı doğru sürükleniyordu.

Işıl’ın kalbi sıkıştı.

— Yardım etmeliyiz!
Rıza hemen atladı:
— Ben zıplarım, tutarım!
Belgin durdurdu:
— Dikenli çalının orası. Zıplamak tehlikeli olabilir.
Nuri, yavaşça konuştu:
— Bazen yardım etmek için hız değil, doğru yol gerekir.

Işıl, o tırtılın korkusunu kendi korkusuna benzetti. Bir an düşündü. Tırtılın yanına ulaşmak için tepenin kenarından aşağı inmek gerekiyordu; ama orası kaygandı. Işıl, kanatlarına baktı. Uçmayı denemek… ilk uçuş… hem de birini kurtarmak için.

Işıl titredi.

— Ben… ben gidebilirim.
Belgin şaşırdı.
— Emin misin?
— Değilim, dedi Işıl dürüstçe. — Ama o da emin değil. Yalnız kalmış.

Rıza, bu sefer şaka yapmadı. Gözleri ciddileşti.

— Ben de yanında olurum. Aşağıdan seslenirim.
Nuri, kabuğuna hafifçe dokundu.
— İyi bir sebep, güçlü bir kanattır.

Işıl, tepenin kenarına geldi. Rüzgâr hâlâ esiyordu. Aşağıdaki yaprak, sanki ince bir salıncak gibiydi. Tırtıl, gözleri dolu dolu bakıyordu.

— Yardım edin! Kayacağım!
Işıl, sesini duyunca gözleri doldu.

— Korkma! Adın ne? diye seslendi.
— Şerif… dedi tırtıl hıçkırarak. — Şerif benim adım.

Işıl derin bir nefes aldı. Kanatlarını açtı. Önce bir kez kapattı, sonra tekrar açtı. Rüzgârın içine bıraktı kendini. O an, sanki zaman yavaşladı. Papatyalar küçüldü. Gökyüzü genişledi. Işıl’ın karnında bir “uçurum” hissi vardı; ama kanatları… kanatları rüzgârı yakaladı.

— Uçuyorum… dedi Işıl fısıltıyla. — Gerçekten uçuyorum…

Rıza aşağıdan bağırıyordu:

— Süpersin Işıl! Kanatlarına bak, nasıl da açıldı!

Belgin’in sesi daha yumuşaktı:

— Rüzgârı itme, rüzgârla birlikte ol.

Işıl, tırtıl Şerif’in yanına doğru süzüldü. İlk inişi biraz sarsıntılı oldu; yaprağın kenarına konduğunda kanatları titredi. Ama düşmedi. Şerif, şaşkınlıkla ona baktı.

— Sen… uçan bir çiçek gibisin!
Işıl gülümsemeye çalıştı, ama sesi titriyordu.

— Ben de biraz önce yere yapışık bir korku gibiydim. Şimdi… hadi, elini… yani… küçük ayağını ver.

Işıl, kanatlarını bir kalkan gibi kullanıp Şerif’in kaymasını engelledi. Sonra Şerif’i yaprağın orta kısmına yönlendirdi; orası daha güvenliydi. Şerif, nefes nefese kaldı.

— Çok korktum.
— Ben de, dedi Işıl. — Ama korkunca koşmak yerine birine bakınca… kalbim düzeldi.

Şerif gözlerini sildi.

— Ben de büyüyünce… yani… dönüşünce… ben de uçabilir miyim?
Işıl, bir an durdu. Kendi kozasını düşündü. Çatırdayan ipekleri… ilk nefesi…

— Uçarsın, dedi. — Ama önce sabretmeyi öğrenmen gerek. Sonra kanatlarını sevmen. Sonra da rüzgâra kızmaman.

Bu sözleri söylerken, Işıl’ın içindeki korku, sanki küçücük bir taş gibi hafifledi. Uçmuştu. Üstelik birini kurtarmıştı. Bu “ilk uçuş” artık bir tesadüf değil, bir hikâyeydi.

Rıza, aşağıdan bir kez daha bağırdı:

— Heey! Geri çıkabilecek misiniz?
Işıl etrafa baktı. Tepeden aşağı inmek kolay, ama geri çıkmak zordu. O an Nuri’nin sesi geldi. Nuri, yavaş yavaş aşağı doğru yaklaşmış, dikenli çalının yanına bir çubuk dayamıştı; sanki minik bir köprü yapmıştı.

— Şerif, çubuğu takip et. Adım adım. Işıl, sen üstünden uçup yolu kontrol et.

Işıl, tekrar havalandı. Bu sefer daha dengeliydi. Kanatları artık “ne yapacağını” biliyor gibiydi. Rüzgârla kavga etmiyor, rüzgârı dinliyordu. Şerif, çubuğun üstünden dikkatle ilerledi. Belgin, kenardan yönlendiriyordu.

— Evet Şerif, yavaş… acele etme…
Rıza ise, ilk kez “yavaş” kelimesini sever gibi söyledi:
— Yavaş yavaş ama sağlam!

Şerif sonunda güvenli bir yaprağa ulaştı. Herkes derin bir nefes aldı. Işıl da en yakındaki papatyaya kondu. Kanatları yorgundu ama kalbi sıcacıktı.

Şerif, Işıl’a baktı.

— Sana nasıl teşekkür edeceğim?
Işıl başını eğdi.

— Bana teşekkür etme. Kendine teşekkür et. Korkmana rağmen dayanabildin.
Şerif, şaşırdı.
— Korkmak kötü değil mi?
Belgin araya girdi:
— Korku kötü değil. Korku, “dikkat et” der. Cesaret ise “devam et” der. İkisi birlikte olunca, doğru hareket ortaya çıkar.

Nuri, gülümsedi.
— Bir kelebeğin kanadı kadar ince bir şey, bazen koca bir günü değiştirebilir.

Gün batarken, Papatya Tepesi’nin üstü turuncuya boyandı. Işıl, gökyüzüne doğru küçük bir tur attı. Bu kez sadece uçmak için uçuyordu. Rıza aşağıdan zıpladı, ama artık yarış için değil; sevinç için.

— Işıl! Gökyüzü sana yakıştı!
Işıl, havada bir daire çizip indi. Belgin’in yanına kondu.

— Belgin… ben bugün öğrendim, dedi. — Uçmak, sadece yükselmek değilmiş. Uçmak… birine umut taşıyabilmekmiş.
Belgin, gözlerini kıstı; sanki gözleri parlıyordu.

— Aferin Işıl. Kanatların renkliydi zaten. Şimdi kalbin de kanatlandı.

Nuri, son sözünü söyledi; her zamanki gibi yavaş ama tam yerinde:

— Unutma minik kelebek… Rüzgâr bazen sert eser. Ama rüzgârın içinde hep bir yol vardır. Onu bulmak için, önce kendi kalbini dinlemen gerekir.

O gece, Papatya Tepesi sessizleşirken, Işıl menekşelerin yanına döndü. Eski kozasına baktı. Küçücük bir kabuk… ama içinde koca bir başlangıç saklıydı. Işıl, kanatlarını kapattı ve gülümsedi.

— Yarın da uçacağım, dedi kendi kendine. — Belki yine korkarım. Ama artık biliyorum: Korku benim düşmanım değil. Benim öğretmenim.

Ve Papatya Tepesi’nin rüzgârı, sanki onu duyup usulca fısıldadı: “fuuuu…”
Bu sefer, Işıl o sesi “korkma” diye anladı.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın