Mutlu Zürafa Hikayesi

Pelin Kaya 31.12.2025 77 Okunma Sayısı Hayvanlar Alemi Hikayeleri 0 Yorum
Mutlu Zürafa Hikayesi
Sesli Masal

Sıcak bir sabah güneşi, kocaman yaprakların arasından süzülüp yere benek benek düşüyordu. Kuşların cıvıltısı, uzaktan gelen bir derenin şıpırtısıyla karışıyor; orman, sanki uyanırken esniyormuş gibi yumuşacık sesler çıkarıyordu. Bu ormanda herkesin tanıdığı biri vardı: Zeliha.

Zeliha, diğer zürafalardan biraz farklıydı. Boyu uzun, benekleri parlaktı ama asıl farkı yüzündeydi. Çünkü Zeliha’nın gülüşü, sanki güneşi içine saklamış gibiydi. Bir şey olmasa bile gülerdi. Yaprağın rüzgârda sallanması bile onu mutlu etmeye yetebilirdi. Ormandaki hayvanlar, bazen onun bu haline hayran olur; bazen de içlerinden “Keşke ben de böyle olabilsem” diye geçirirdi.

O gün Zeliha, en sevdiği akasya ağacının altında kahvaltısını yapıyordu. Bir yaprağı ağzına alıp çiğnerken gözleri pırıl pırıl parlıyordu.

— Bugün harika bir gün! dedi Zeliha. — Havanın kokusu bile tatlı!

Tam o sırada, çalıların arasından telaşlı adımlar duyuldu. Kısa bacakları hızlı hızlı hareket eden bir kirpi koşarak geldi. Bu kirpinin adı Zeki’ydi ve her zaman aceleciydi; sanki dünyadaki her şey geç kalacakmış gibi.

— Zeliha! Zeliha! diye nefes nefese bağırdı. — Çok kötü bir şey oldu!

Zeliha başını hafifçe eğdi, kirpinin üzerine gölgesini düşürmeden ona yer açtı.

— Kötü mü? dedi yumuşak bir sesle. — Gel, önce bir nefes al. Sonra anlatırsın.

— Nefes almak mı? dedi Zeki, gözleri kocaman. — Zaman yok! Ormanın Renkli Yapraklar Ağacı… yapraklarını döküyor!

Zeliha’nın gülüşü bir an durdu, ama yüzünden kaybolmadı. Sadece gözlerinin içi daha dikkatli parladı.

— Renkli Yapraklar Ağacı mı? dedi. — Hani sonbaharda bile yaprakları rengârenk kalan, çocukların gölgesinde oyun oynadığı ağaç mı?

— Evet! dedi Zeki. — Yaprakları birer birer düşüyor. Düşen yapraklar da sanki soluyor! Ormanın neşesi gidiyor!

Zeliha, akasya yaprağını nazikçe bıraktı. Boynunu uzatıp rüzgârı kokladı. Rüzgârda gerçekten de tuhaf bir koku vardı; sanki taze meyve değil de biraz… yorgunluk kokusu.

— Demek bugün bizi bir macera bekliyor, dedi. — Hadi gidelim.

Zeki şaşkınlıkla göz kırptı.

— Sen… sen korkmuyor musun? diye sordu. — Ormanın neşesi gidiyor diyorum!

Zeliha kirpinin yanına eğilip fısıldadı:

— Korku da gelir, gider. Ama birlikte gidersek, umut daha hızlı gelir.

İkisi yola çıktı. Ormanın içinden geçerken onları başka hayvanlar da gördü. Bir sincap, bir tavşan, bir de minik bir kaplumbağa. Kaplumbağanın adı Meryem’di; yavaş yürür ama hep doğru yerde dururdu.

Sincap Selim dallardan seslendi:

— Nereye böyle?

— Renkli Yapraklar Ağacı’na, dedi Zeki. — Yapraklar dökülüyor!

Selim bir an durdu, kuyruğu titredi.

— O ağaç olmadan oyunlarımız yarım kalır, dedi. — Ben de geliyorum!

Tavşan Ayşe de çimenlerin arasından sıçrayıp yanlarına geldi.

— Ben de gelirim! dedi. — Belki koşarak yardım ederim.

Meryem kaplumbağa, ağır ama kararlı bir sesle konuştu:

— Acele etmeyin. Doğru bakmayı unutursanız, doğru çözümü bulamazsınız. Ben de geliyorum.

Böylece küçük bir ekip oldular: Mutlu zürafa Zeliha, aceleci kirpi Zeki, çevik sincap Selim, hızlı tavşan Ayşe ve sakin kaplumbağa Meryem.

Yol boyunca Zeki sürekli söyleniyordu.

— Kesin bir şey oldu. Kesin biri ağacı kızdırdı. Kesin rüzgâr bozuldu. Kesin… kesin…

Zeliha onu dinledi, sonra sakin bir gülümsemeyle dedi ki:

— Zeki, “kesin” kelimesi bazen düşünmeyi durdurur. Biz önce görelim, sonra karar verelim.

Zeki biraz utandı.

— Haklısın, dedi. — Ama içim kıpır kıpır!

Renkli Yapraklar Ağacı’na yaklaştıkça ormanın sesi değişti. Kuşlar daha az ötüyordu. Derenin şıpırtısı bile sanki kısılmıştı. Ve sonunda ağaç göründü: Kocaman gövdesi vardı, dalları gökyüzüne uzanıyordu ama yaprakları… yaprakları eskisi gibi parlamıyordu. Kırmızı, sarı, mor yapraklar yerde birikmişti. Yere düşen yapraklar, sanki üzgün birer küçük bayrak gibi solgundu.

Ayşe tavşan fısıldadı:

— Ağaç… ağlıyor gibi.

Selim sincap, bir yaprağı eline aldı, kokladı.

— Kokusu yok, dedi. — Eskiden şeker gibi kokardı.

Zeliha, ağaca yaklaştı. Boynunu uzatıp en yüksek dallara baktı. Sonra yere düşen yapraklara, gövdeye, köklere dikkatle baktı. Meryem kaplumbağa da yere eğilip toprağı inceledi.

— Toprak kuru değil, dedi Meryem. — Ama… sanki toprağın içinde nefes az.

Zeki hemen atıldı:

— Nefes mi? Toprak nasıl nefes alır?

Meryem gözlerini kısarak anlattı:

— Toprağın içinde küçük boşluklar olur. Hava girer çıkar. Köklere yardım eder. Eğer o boşluklar kapanırsa, kökler yorulur.

Zeliha başını salladı.

— Çok önemli, dedi. — O zaman köklerin etrafına bakalım.

Hep birlikte köklerin çevresine gittiler. Orada garip bir şey vardı: İnce, yapışkan bir çamur tabakası köklerin üstünü kaplamıştı. Sanki biri köklerin üstüne ağır bir örtü sermişti.

Selim sincap yüzünü buruşturdu.

— Bu çamur nereden geldi?

Tam o sırada, ağaç gövdesinin arkasından bir ses duyuldu. İnce, titrek, suçlu bir ses:

— Ben… ben yaptım.

Herkes birden döndü. Orada küçük bir yaban domuzu yavrusu duruyordu. Adı Oğuz’du. Burnu çamurluydu, gözleri dolu doluydu.

Zeki hemen yükseldi:

— Sen mi yaptın? Neden?!

Oğuz başını eğdi.

— Ben sadece… eğlenmek istedim, dedi. — Çamur havuzunda zıplıyordum. Sonra buraya koştum. Çamur burnuma yapıştı, ben de köklere sürüp desen yaptım. Çok komik görünüyordu… ama sonra yapraklar dökülmeye başladı. Ben de korktum.

Ayşe tavşan yumuşadı.

— Korktuysan neden kimseye söylemedin?

— Çünkü kızarsınız sandım, dedi Oğuz. — Zeliha bile bana gülmez sanmıştım…

Zeliha, Oğuz’un yanına yaklaştı. Boynunu eğip göz hizasına indi.

— Oğuz, dedi. — Hata yapmak, kötü biri olmak demek değil. Ama hatayı saklamak, sorunu büyütür. Şimdi önemli olan… birlikte düzeltmek.

Oğuz şaşkınlıkla baktı.

— Ben yardım edebilir miyim?

— Hem de en çok sen, dedi Zeliha. — Çünkü senin kalbin burada.

Zeki hâlâ sinirliydi ama Zeliha’nın sesi onu yumuşattı.

— Peki, dedi Zeki. — Ne yapacağız? Kökleri nasıl nefes aldıracağız?

Meryem kaplumbağa düşünceli bir şekilde konuştu:

— Çamuru temizlemeliyiz. Ama köklere zarar vermeden. Su döküp akıtabiliriz. Sonra toprağı hafifçe gevşetebiliriz.

Selim sincap hemen dallara çıktı.

— Ben en yakındaki dereyi bulurum! dedi. — Kabuk kaplar var, onları getiririm!

Ayşe tavşan zıpladı:

— Ben de koşup büyük yapraklardan kova gibi şeyler yaparım!

Zeki kirpi hemen çevredeki küçük taşları toplayıp düzenli bir kanal yaptı.

— Suyu buradan akıtırız, dedi. — Çamur kökten uzağa gitsin.

Oğuz yavrusu ise burnunu yere yaklaştırdı.

— Ben çamuru en iyi ben bilirim, dedi. — Neresi daha kalın, neresi ince… göstereyim.

Zeliha da boynunu uzatıp üst dallardaki kalan yaprakları kontrol etti.

— Yapraklar hâlâ tutunuyor, dedi umutla. — Demek ağaç pes etmemiş. Biz de etmeyeceğiz.

Bir süre herkes canla başla çalıştı. Selim sincap dereye gidip kabuk kaplar ve geniş yapraklar getirdi. Ayşe, yapraklardan küçük kepçeler yaptı. Zeki kanalı genişletti. Meryem, “fazla hızlı su”yun toprağı sürüklememesi için uyarıp yönlendirdi. Oğuz ise çamuru nazikçe sıyırdı; bazen gözleri dolsa da durmadı.

Çamur yavaş yavaş çözülüp akmaya başladı. Köklerin üzerindeki ağır örtü kalktıkça toprağın rengi değişti; daha canlı, daha nefes alır gibi oldu.

Bir an geldi… rüzgâr değişti. Hafif bir “fışş” sesi duyuldu; sanki ağaç derin bir nefes almıştı.

Ayşe heyecanla bağırdı:

— Duydunuz mu?

Zeki kulağını dikti.

— Evet! Sanki…

Zeliha gözlerini kapatıp gülümsedi.

— Ağaç teşekkür ediyor, dedi. — Doğa bazen kelime kullanmaz. Ama hissettirir.

O sırada, dalın ucunda küçük bir mucize oldu: Solgun duran bir yaprak, yavaşça renklenmeye başladı. Önce sarı, sonra turuncu, sonra kırmızı bir parlaklık yayıldı. Arkasından bir yaprak daha… sonra bir başkası… Ağaç, sanki yeniden boyanıyordu.

Oğuz’un gözleri büyüdü.

— Gerçekten… düzeliyor mu?

Meryem kaplumbağa gülümsedi.

— Sabırla yapılan doğru iş, sonuç verir, dedi.

Zeki kirpi, boğazını temizledi. Herkesin duyacağı kadar yüksek ama biraz da utangaç bir sesle konuştu:

— Oğuz… ben sana çok kızdım.
— Ama… yardım ettin. Söylemeye cesaret ettin. Bu… bu iyi bir şey.

Oğuz burnunu çekti.

— Özür dilerim, dedi. — Bir daha köklerle oyun oynamayacağım. Çamurla oynarsam… kendi havuzumda oynarım.

Zeliha kahkaha attı, ama alaycı değil; iç ısıtan bir kahkaha.

— Çamur havuzu da eğlencelidir, dedi. — Yeter ki eğlence başkasının nefesini kapatmasın.

Gün batımına doğru ağaç daha da canlandı. Yapraklar eski parlaklığının bir kısmını geri kazandı. Yerdeki solmuş yaprakların bazıları hâlâ öyleydi ama orman yeniden seslenmeye başlamıştı. Kuşlar daha yüksek ötüyor, dere daha canlı akıyordu.

Ekip yorulmuştu ama yüzlerindeki mutluluk, yorgunluktan daha ağır basıyordu.

Selim sincap dallardan seslendi:

— Bu günü unutmayacağım!

Ayşe tavşan zıplayarak dedi ki:

— Ben de! Hem… birlikte olunca her şey daha kolay.

Meryem kaplumbağa ağır ağır başını salladı.

— Bir şey daha öğrendik, dedi. — Bir sorunu çözmek için önce bakmak, anlamak, sonra hareket etmek gerekir.

Zeki kirpi de Zeliha’ya döndü.

— Sen… nasıl bu kadar mutlu kalabiliyorsun? diye sordu. — Yapraklar dökülürken bile gülüyordun.

Zeliha bir an düşündü. Sonra en yüksek dallara bakıp konuştu:

— Mutluluk, hiç sorun yok demek değil, dedi. — Mutluluk… sorun varken bile birlikte çözebileceğine inanmak demek.

Oğuz yavrusu çekingen bir sesle ekledi:

— Peki ben… yine de arkadaşınız olabilir miyim?

Zeki, Ayşe, Selim ve Meryem birbirlerine baktı. Sonra Zeliha, boynunu eğip Oğuz’un başına hafifçe dokundu.

— Olursun, dedi. — Çünkü gerçek arkadaşlık, hatayı değil, değişme cesaretini görür.

O gün, ormanda yeni bir oyun başladı: “Nefes Alan Kökler” oyunu. Çocuk hayvanlar, toprağın nasıl canlı olduğunu öğreniyor; suyun nasıl akacağını, çamurun nerede duracağını, bir ağacın nasıl korunacağını oynayarak keşfediyordu.

Ve Zeliha… mutlu zürafa Zeliha… her sabah Renkli Yapraklar Ağacı’na uğrayıp yapraklara şöyle diyordu:

— Günaydın! Bugün de renginizi saklamayın. Orman sizi seviyor.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın