Neşeli Kaplan Hikayesi
Ormanın kıyısında, yüksek çamların gölgeleri uzayıp kısalırken, küçük bir dere şırıl şırıl akardı. Dereye yakın çayırlıkta ise herkesin uzaktan bile tanıdığı biri yaşardı: Neşeli Kaplan. Adı kaplan olmasına rağmen, sesi sert değildi; yürüyüşü korkutucu değildi; bakışları da kimseyi ürkütmezdi. Çünkü onun en güçlü yanı pençeleri değil, kocaman gülüşüydü.
Neşeli Kaplanın gerçek adı “Karaçizgi”ydi. Ama kimse ona öyle demezdi. Çünkü o, ormanda bir şeylerin ters gittiğini anlar anlamaz gülümsemeyi hatırlatır, moral verir, herkesi bir araya toplardı. Yine de son günlerde ormanda tuhaf bir şey vardı: kahkahalar azalmış, oyunlar yarım kalmış, yüzler asılmıştı. Sanki rüzgâr bile daha sessiz esiyordu.
Bir sabah, güneş daha yeni yükselirken, Neşeli Kaplan çayırlıkta esnedi, kollarını açtı, gökyüzüne baktı. Tam o sırada çalılıkların arasından telaşla küçük bir tavşan çıktı. Tavşanın adı Zeynep’ti; hızlı koşar, hızlı konuşur, heyecanı hemen bulaştırırdı.
— "Karaçizgi! Yani Neşeli Kaplan! Çok kötü bir şey oldu!"
Neşeli Kaplan, Zeynep’in nefes nefese halini görünce dizlerinin üzerine çöktü, sesini yumuşattı.
— "Önce bir nefes al Zeynep. Sonra anlat. Buradayım."
Zeynep hızlı hızlı nefes aldı, kulakları titredi.
— "Ormanın gülüşleri kayboluyor! Dün akşam oyun oynayanlar birden sustu. Bugün sabah da kimse şarkı söylemiyor. Sanki gülmek yasak olmuş gibi!"
Neşeli Kaplan bir an durdu. Gülüşleri kaybolan bir orman... Bu, gerçekten de kötü bir şeydi. Ama o, “kötü” kelimesini duyunca bile umut aramayı bilirdi.
— "Gülüşler kaybolmaz, sadece saklanır. Biz de buluruz."
Zeynep’in gözleri parladı.
— "Nasıl bulacağız?"
Neşeli Kaplan ayağa kalktı, kuyruğunu bir yay gibi salladı.
— "Önce herkesi toplarız. Sonra gülüşlerin izini süreriz."
Derhal dere kenarındaki büyük taşın yanına gittiler. Burası ormanın toplantı yeriydi. Neşeli Kaplan yüksekçe bir kayaya çıktı ve güçlü ama sıcak bir sesle seslendi.
— "Ormanın dostları! Toplanın! Bir işimiz var!"
Az sonra, meraklı gözler çalılardan belirdi. Kirpi Mehmet, kocaman gözlü sincap Elif, bilge kaplumbağa Nihat, utangaç ceylan Duru ve daha niceleri geldi. Herkesin yüzünde bir soru vardı ama gülüş yoktu. Bu, Neşeli Kaplanın içini sızlattı.
Kaplumbağa Nihat ağır ağır yaklaştı.
— "Neşeli Kaplan, bu sabah orman çok sessiz. Ben bile kabuğumun içinde yankı duymadım."
Sincap Elif, elindeki fındığı yere bıraktı.
— "Ben eskiden zıplarken kendiliğimden gülerdim. Şimdi zıplayınca içim sıkılıyor."
Ceylan Duru başını eğdi.
— "Ben gülmek istiyorum ama sanki boğazıma bir düğüm oturuyor."
Neşeli Kaplan hepsini tek tek dinledi. Sonra derin bir nefes aldı ve ciddi bir şey söyleyecekmiş gibi kaşlarını çattı. Herkes dikkat kesildi. Ama Neşeli Kaplan birden yüzünü komik bir hale soktu: burnunu yukarı kaldırdı, yanaklarını şişirdi, gözlerini kısarak “böö” gibi bir ifadeye büründü.
Zeynep’in dudağı kıpırdadı. Mehmet’in dikenleri hafifçe oynadı. Elif’in omuzları titredi. Duru’nun gözleri büyüdü.
— "Bakın," dedi Neşeli Kaplan, "gülüş, bazen kapıyı çalmadan içeri girer. Ama bazen de biz onu çağırmalıyız."
Kirpi Mehmet dayanamayıp pısladı.
— "Ben... ben az kalsın gülecektim!"
Neşeli Kaplan sevinçle başını salladı.
— "Demek ki gülüşler tamamen gitmemiş. Sadece bir yerde tutuluyor olabilir."
Kaplumbağa Nihat düşünceli konuştu.
— "Ormanda bir süredir garip bir soğukluk var. Özellikle Kuzey Çamlığı tarafında."
Sincap Elif hemen atıldı.
— "Evet! Oraya gidince fındıklar bile tatsız geliyor!"
Neşeli Kaplan kararını verdi.
— "O zaman Kuzey Çamlığına gidiyoruz. Ama bir kural var: Herkes yanında bir umut taşıyacak."
Zeynep kafasını yana eğdi.
— "Umut nasıl taşınır?"
Neşeli Kaplan gülümsedi.
— "Bir hatırayla. Seni daha önce güldüren bir şeyi hatırla."
Zeynep düşündü.
— "Ben küçükken annem düşmesin diye havuç kabuklarının üstünde zıplamamı yasaklamıştı. Ben de gizlice zıplamıştım, sonra pat diye oturmuştum!"
— "İşte bu," dedi Neşeli Kaplan. "Onu yanında taşı."
Mehmet iç çekti.
— "Ben de bir keresinde dikenlerimi saymaya çalışmıştım. Sayarken uyuyakalmıştım."
Elif güldü gibi yaptı, ama sesi çıkmadı.
— "Ben de ağacın tepesinden aşağı inerken ters dönmüştüm."
Duru fısıldadı.
— "Ben... yağmurda ilk kez koştuğum günü hatırlıyorum. Islanmıştım ama özgür hissetmiştim."
Hazırdılar.
Kuzey Çamlığına yaklaştıkça hava gerçekten değişti. Ağaçların arası karanlıkla dolu gibiydi. Kuşlar ötmek yerine susuyor, yapraklar bile kıpırdamıyordu. Neşeli Kaplan önden yürüdü, ama adımlarını yumuşak tutmaya çalıştı. Çünkü bazı korkular sert adımlarla daha çok büyürdü.
Birden, büyük bir kütüğün arkasından ince bir hıçkırık sesi geldi. Herkes durdu. Zeynep kulaklarını dikti.
— "Birisi ağlıyor!"
Neşeli Kaplan başıyla işaret etti.
— "Sakin olalım. Korkan biri olabilir."
Kütüğün arkasına yaklaştılar. Orada, gri tüylü küçük bir baykuş duruyordu. Adı Hakan’dı. Gözleri kocamandı ama o gözlerin içinde ışık yoktu. Kanatlarını bedenine sarmış, titriyordu.
Neşeli Kaplan yavaşça eğildi.
— "Merhaba Hakan. Biz dostuz. Neden ağlıyorsun?"
Hakan başını kaldırdı, sesi kısık çıktı.
— "Gülüşleri... ben aldım."
Herkes bir anda irkildi. Zeynep geriye sıçradı.
— "Ne? Neden!"
Hakan, daha da küçüldü sanki.
— "Çünkü... kimse benimle oynamıyordu. Ben gece uçarım. Gündüz uyurum. Siz gündüz oyun oynarsınız. Ben uyuyunca beni unutuyorsunuz."
Duru’nun gözleri doldu.
— "Biz seni unutmadık ki..."
Hakan başını salladı.
— "Ama ben öyle hissettim. Herkes gülerken ben yalnızdım. Sonra bir gün düşündüm. Eğer gülüşler kaybolursa, herkes durur. Belki o zaman beni fark eder."
Ormanda ağır bir sessizlik oldu. Neşeli Kaplanın içi burkuldu. Bu, kötü niyetli bir plan gibi görünse de, aslında bir yalnızlık çığlığıydı.
Neşeli Kaplan yaklaşarak konuştu.
— "Hakan, yalnız hissetmek zor bir duygu. Ama gülüşleri saklamak, yalnızlığı büyütür. Çünkü gülüşler gidince kimse kimseyi duyamaz."
Hakan gözlerini kapattı.
— "Ben kötü biri miyim?"
Neşeli Kaplan hemen başını iki yana salladı.
— "Hayır. Kötü değilsin. Sadece incinmişsin."
Zeynep öne çıktı, sesi ilk kez yumuşadı.
— "Ben bazen hızlı koştuğum için kimse bana yetişemiyor diye kızıyorum. Sonra yalnız kalıyorum. Ama kimsenin oyununu bozmadım."
Mehmet de mırıldandı.
— "Ben dikenliyim diye bazıları yaklaşmıyor. Ben de bazen içime kapanıyorum."
Elif, fındığı yeniden eline aldı.
— "Ben de çok konuşurum. Bazen arkadaşlarım yoruluyor. O zaman utanıyorum."
Duru, bir adım attı.
— "Hakan, gece uçuyorsun ya... bize gece oyunu öğretsene."
Hakan şaşırdı.
— "Gece oyunu mu?"
Neşeli Kaplan göz kırptı.
— "Evet. Biz gündüzün ormanıysak, sen de gecenin ormanısın. Orman ikisiyle güzel."
Hakan’ın gözlerinde ilk kez bir kıvılcım belirdi.
— "Ama gülüşler... ben onları nereye sakladığımı söyleyemem."
Zeynep sabırsızlandı.
— "Neden?"
Hakan başını eğdi.
— "Çünkü... geri verirsem yine unutulurum diye korkuyorum."
Neşeli Kaplan ciddi bir tonda, ama yumuşacık konuştu.
— "O zaman bir sözleşme yapalım. Ama kâğıtla değil, kalple."
Herkes birbirine baktı.
— "Bu sözleşmede," dedi Neşeli Kaplan, "Hakan her hafta bir gece buluşması düzenleyecek. Biz de katılacağız. Gündüz oyunu gibi gece oyunu da olacak. Böylece kimse unutulmayacak."
Hakan’ın sesi titredi.
— "Gerçekten gelir misiniz?"
Duru hemen cevap verdi.
— "Geliriz."
Elif ekledi.
— "Ben karanlıkta zıplamayı bile öğrenirim."
Mehmet hafifçe gülümsedi.
— "Ben de yıldız saymayı severim."
Zeynep kulaklarını salladı.
— "Ben de gece havuç saklambaç oynarım!"
Neşeli Kaplan kocaman gülümsedi.
— "Gördün mü Hakan? Şimdi gülüşlerin geri dönmesi için bir nedenimiz var."
Hakan’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü; ama bu sefer acıdan değil, rahatlamadan. Sonra kütüğün yanındaki küçük bir oyukta sakladığı şeyi çıkardı. Bu bir kese değildi, bir kutu da değildi. Sanki görünmeyen bir rüzgârı avuçlar gibi ellerini açtı.
— "Gülüşler... burada."
O an, sanki ormanın üstünden bir sıcak dalga geçti. Yapraklar kıpırdadı. Kuşlar bir iki cıvıldadı. Dere daha canlı aktı. Ve en önemlisi, herkesin içinde bir şey yeniden kıpırdadı.
Zeynep önce bir “hih” dedi, sonra gülmeye başladı.
— "Ben... ben gerçekten gülüyorum!"
Elif kahkahayı patlattı.
— "Fındıklar yine lezzetli olacak!"
Mehmet dikenlerini hafifçe salladı.
— "Benim içim de yumuşadı sanki."
Duru’nun gözleri doluydu ama yüzü gülüyordu.
— "Teşekkür ederim Hakan."
Hakan şaşkınlıkla etrafına baktı. Sanki gülüşlerin geri dönmesiyle kendisi de büyümüş gibi hissetti.
— "Ben de... ben de gülebiliyorum."
Neşeli Kaplan, Hakan’ın omzuna nazikçe dokundu.
— "Hepimiz gülebiliriz. Ama bazen birinin bizi davet etmesi gerekir."
O gün ormanda küçük bir kutlama yaptılar. Neşeli Kaplan, kütüğün üstüne çıktı ve herkese yeni bir oyun öğretti: “Gülüş Haritası.” Herkes sırayla, kendisini en çok güldüren hatırayı anlatacak, sonra o hatıranın geçtiği yeri hayal edip ormanın bir köşesine “gülüş taşı” koyacaktı. Böylece ormanda, görünmeyen bir harita oluşacaktı.
Zeynep dere kenarına koydu taşını.
— "Benim gülüşüm burada başlar!"
Mehmet çam ağacının dibine koydu.
— "Benim gülüşüm burada saklanır!"
Elif ağacın dalına bıraktı.
— "Benim gülüşüm burada zıplar!"
Duru çayıra koydu.
— "Benim gülüşüm burada koşar!"
Hakan ise taşını bir çam ağacının tepesine, yıldızları görebileceği bir yere koydu.
— "Benim gülüşüm burada uçar."
Neşeli Kaplan en son konuştu.
— "Benim gülüşümse... siz neredeyseniz orada."
O gece, söz verdikleri gibi, ilk gece buluşmasını yaptılar. Ay ışığı çamların arasından süzülürken Hakan önden uçtu, yolu gösterdi. Neşeli Kaplan arkadan seslendi:
— "Korkarsanız el ele tutuşun. Karanlık, birlikteyken daha az karanlıktır."
Zeynep fısıldadı.
— "Neşeli Kaplan, sen hep böyle mi düşünürsün?"
Neşeli Kaplanın sesi güldü.
— "Ben bazen yorulurum. Bazen benim de gülüşüm saklanır. Ama sonra bir dostum gelir, beni hatırlar. İşte o zaman yeniden başlar."
Hakan, havada bir tur attı ve aşağıya seslendi.
— "Ben de sizi hatırlayacağım!"
Ve ormanın üstünde, yıldızların altında, gülüşler yeniden çoğaldı. Çünkü o gün herkes şunu öğrendi: Neşeli olmak, hiç üzülmemek değil; üzülünce bile birbirini bulabilmekti. Gülüşler kaybolmazdı. Sadece yolunu şaşırırdı. Ve Neşeli Kaplan, o yolları bulmakta ustaydı.
1 Yorum
cok güzel
Yorum Yazın