Obur Ailesi Hikayesi
Mahallenin en neşeli evlerinden biri, çiçeklerle çevrili küçük, sarı bir evdi. O evde yaşayan aileye herkes sevgiyle Obur Ailesi derdi. Çünkü bu ailenin her ferdi yemek yemeyi çok severdi. Ama onları asıl özel yapan şey, sadece yemeyi değil, birlikte sofraya oturmayı, mutfakta kahkahalarla bir şeyler hazırlamayı ve komşularına da tattırmayı sevmeleriydi.
Ailenin babası Nihat, yuvarlak gözlüklü, şakacı bir adamdı. Annesi Sevgi, mutfakta harikalar çıkaran, güler yüzlü bir kadındı. Çocuklardan büyük olan Efe meraklı, hareketli ve biraz sabırsızdı. Küçük kardeşi Zeynep ise tatlı dilli, sevimli ve her şeye duygusal yaklaşan bir kızdı. Bir de onlarla aynı evde yaşayan Münevver Nine vardı. Elinde örgüsü, dilinde türlü öğütleri, kalbinde ise kocaman bir sevgi taşırdı.
Bir sabah mutfaktan öyle güzel kokular yükseldi ki, Efe yatağından doğrulur doğrulmaz burnunu havaya kaldırdı. Gözleri parladı, saçları karmakarışık halde mutfağa koştu. Masanın üstünde poğaçalar, reçeller, peynirler, zeytinler ve taptaze domatesler dizilmişti. Sevgi Hanım elindeki tepsiyi masaya bırakırken Efe, sandalyesine zıplayarak oturdu.
— "Anne, bugün mutfakta bayram mı var?"
Sevgi Hanım gülüp saçlarını kulağının arkasına attı.
— "Yok canım, sadece güzel bir kahvaltı hazırladım."
Zeynep de uykulu gözlerle geldi, ama masayı görünce uykusu bir anda dağıldı.
— "Bu kadar poğaçayı kim yiyecek?"
Nihat Bey elini göğsüne koyup çok ciddiymiş gibi konuştu.
— "Bu çok önemli bir görev. Ailece üstesinden geleceğiz."
Herkes gülmeye başladı. Efe hemen elini poğaçaya uzattı, ama Münevver Nine hafifçe öksürdü.
— "Önce besmele, sonra mideye ne girdiğini düşünme."
Efe başını salladı.
— "Tamam nine, ama benim midem düşünmeden de çok seviyor."
Kahvaltı boyunca masada kahkahalar eksik olmadı. Zeynep reçeli ekmeğine sürerken yanağına da bulaştırdı. Nihat Bey bunu görünce eliyle kendi yanağına da sahte bir reçel lekesi yapmış gibi yaptı.
— "Bakın, yeni moda çıktı. Yanağa reçel sürmeden kahvaltı bitmez."
Zeynep kıkır kıkır güldü. Sevgi Hanım peçeteyle kızının yüzünü silerken içi sevgiyle doldu. Onun için en güzel şey, ailesini aynı sofrada mutlu görmekti.
Kahvaltıdan sonra Nihat Bey elini çırptı.
— "Dikkat dikkat. Bugün büyük gün."
Efe hemen heyecanlandı.
— "Piknik mi?"
— "Evet," dedi Nihat Bey. — "Ama sıradan bir piknik değil. Herkes kendi en sevdiği yiyeceği hazırlayacak."
Zeynep zıpladı.
— "Ben çilekli kurabiye istiyorum."
Efe hemen atıldı.
— "Ben kocaman kaşarlı sandviç yapacağım."
Sevgi Hanım gülümseyerek ellerini beline koydu.
— "Tamam, ama hazırlarken birbirinize yardım edeceksiniz."
Münevver Nine de örgüsünü bırakıp göz kırptı.
— "Ben de size sürpriz yaparım."
Mutfakta tam bir telaş başladı. Efe peyniri dilimlerken biraz aceleci davranıyor, Zeynep kurabiyelerin üstüne koyduğu çilekleri sayıp duruyordu. Bir ara Efe, tepside duran kurabiyelerden birini gizlice almak istedi. Tam elini uzatmıştı ki Zeynep gördü.
— "Efee, daha pişmedi onlar."
— "Sadece kontrol edecektim."
— "Ağzınla mı kontrol edecektin?"
Efe utandı ama gülmeden de duramadı.
— "Belki."
Sevgi Hanım çocukların atışmasını izlerken yumuşak bir sesle konuştu.
— "Yemek yapmak sabır ister. Her güzel şey biraz beklemeyi sever."
Bu söz Zeynep’in hoşuna gitti.
— "Demek kurabiyeler de beklenmekten hoşlanıyor."
— "Aynen öyle," dedi annesi.
Hazırlıklar tamamlanınca aile sepetleri aldı, mahalle parkına doğru yürüdü. Parkta ağaçlar hafif hafif sallanıyor, kuşlar ötüyor, güneş çimenlerin üstüne altın gibi dökülüyordu. Obur Ailesi büyük çınarın altına örtüyü serdi. Herkes getirdiği yiyeceği bir bir ortaya koydu. Münevver Nine’nin sürprizi ise mis gibi tarçın kokan elmalı çöreklerdi.
Efe çörekleri görünce gözleri büyüdü.
— "Nine, bunlar tek başına yenmeye kıyılmaz."
Münevver Nine gülerek söyledi.
— "O zaman paylaşılır yavrum."
Tam aile yemeye hazırlanırken parkın öteki ucunda sessizce duran iki kardeş dikkatlerini çekti. Üzerlerinde temiz ama eski giysiler vardı. Çimlerin kenarında durmuş, örtüye bakıyorlardı. Yüzlerinde hem merak hem çekingenlik vardı. Zeynep onları fark edince sesi yavaşladı.
— "Anne, onlar çok sessiz bakıyor."
Sevgi Hanım da çocuklara baktı. Gözlerinde sıcak bir ifade belirdi.
— "Galiba canları çekti."
Efe önce sandviçine, sonra çöreklere, sonra da o çocuklara baktı. İçinde garip bir duygu oluştu. Bir yandan sevdiği şeyleri yemek istiyor, bir yandan da o bakışları unutamıyordu.
Nihat Bey durumu anlayınca çocuklarına döndü.
— "Sofra büyüdükçe mutluluk da büyür. Ne dersiniz?"
Zeynep hiç düşünmeden elini kaldırdı.
— "Çağıralım."
Efe birkaç saniye sustu. Sonra derin bir nefes aldı.
— "Tamam. Ama en büyük çöreği ben vereceğim."
Münevver Nine gururla torununa baktı.
— "İşte şimdi gerçekten doymaya başladın."
Efe bunu duyunca şaşırdı.
— "Ama ben daha yemeye başlamadım ki."
Nine eliyle kalbini gösterdi.
— "Bazen önce kalp doyar."
Bu söz Efe’nin içine sıcacık yerleşti. Hemen ayağa kalkıp iki kardeşe seslendi.
— "Merhaba. İsterseniz bizimle oturabilirsiniz."
Çocuklar önce çekindi. Sonra küçük olanı abisinin elini tuttu.
— "Gerçekten olur mu?"
— "Olur tabii," dedi Zeynep. — "Hem bizim soframız çok konuşkan. Ne kadar çok kişi olursa o kadar güzel oluyor."
İki kardeş gelip örtünün kenarına oturdu. Adları Ahmet ve Duru’ydu. Başta utangaçtılar ama kısa sürede sıcaklık hissettiler. Sevgi Hanım onlara tabak hazırladı, Nihat Bey komik yüz ifadeleri yaparak herkesi güldürdü, Münevver Nine de çörekleri tek tek dağıttı.
Ahmet ilk lokmasını aldıktan sonra gözleri parladı.
— "Bu çörek çok güzelmiş."
Münevver Nine gururla başını salladı.
— "Sevgiyle yoğruldu ondan."
Duru da çilekli kurabiyeyi görünce heyecanlandı.
— "Ben hayatımda böyle güzel kurabiye görmedim."
Zeynep utangaç bir sevinçle gülümsedi.
— "Üstündeki çilekleri ben koydum."
— "Çok güzel olmuş," dedi Duru.
Bu küçücük övgü, Zeynep’in kalbini kuş gibi hafifletti. Efe de Ahmet’e en büyük sandviçi uzattı.
— "Al. Bunu ben yaptım."
Ahmet şaşkınlıkla baktı.
— "En büyüğünü bana mı veriyorsun?"
Efe başını salladı.
— "Evet. Çünkü ilk başta paylaşmak istemedim. Sonra bunun biraz saçma olduğunu düşündüm."
Nihat Bey gülümsedi.
— "İnsanın doğruyu fark etmesi çok güzel bir şeydir."
Yemek ilerledikçe örtüdeki herkes daha çok gülmeye başladı. Çörekler azaldı, sandviçler bitti, kurabiyeler paylaşıldı. Ama ilginç bir şekilde kimse eksiklik hissetmedi. Tam tersine, sanki herkesin içi daha da dolmuştu.
Güneş biraz eğildiğinde Duru sessizce konuştu.
— "Bugün çok mutlu oldum."
Ahmet de başını salladı.
— "Ben de. Bizi çağırmanız çok güzel oldu."
Sevgi Hanım çocukların başını okşadı.
— "Sofra paylaşılınca güzelleşir."
Efe, çimenlerin üstüne uzanıp gökyüzüne baktı. Karnı toktu ama asıl içindeki mutluluk daha büyüktü. Kendi kendine düşündü. Belki de oburluk sadece çok yemek istemek değildi. Belki insan bazen sevgiyi, kahkahayı, bir arada olmayı da oburca isteyebilirdi.
Tam o sırada Zeynep yanağına dokundu.
— "Efe, sence biz neden Obur Ailesiyiz?"
Efe gülerek cevap verdi.
— "Çünkü çok yiyoruz."
Münevver Nine hafifçe başını iki yana salladı.
— "Eksik cevap."
Nihat Bey de söze katıldı.
— "Biz sevince oburuz."
Sevgi Hanım ekledi.
— "Paylaşınca oburuz."
Zeynep ellerini açtı.
— "Kahkahaya oburuz."
Efe de gülerek ayağa kalktı.
— "O zaman ben de şunu diyorum. Biz mutluluğa oburuz."
Herkes alkışladı. Parkın ortasında, bir çınar ağacının altında, küçük bir örtünün üstünde kurulan o sofra, o gün sadece karınları değil kalpleri de doyurdu. O günden sonra mahallede Obur Ailesi denince kimsenin aklına sadece yemek gelmedi. İnsanların aklına sıcacık bir ev, bol kahkaha, paylaşılan lokmalar ve sevgiyle büyüyen bir mutluluk geldi.
Ve Obur Ailesi, her yeni günde sofralarına bir tabak fazla koymayı hiç unutmadı. Çünkü onlar çoktan öğrenmişti. En güzel tat, birlikte olmanın tadıydı.

Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın