Palyaço Hikayesi

Pelin Kaya 26.12.2025 90 Okunma Sayısı Uzun Hikayeler 0 Yorum
Palyaço Hikayesi
Sesli Masal

Kasabanın en eski sokağında, duvarlarında solmuş afişler asılı küçük bir kültür merkezi vardı. Kapısının üstünde, harfleri biraz yamuk bir tabela dururdu: Gülüş Evi. Herkes burayı bilirdi ama çoğu insan yalnızca yanından geçerdi. İçeride ne olur, kim gelir gider, pek konuşulmazdı. Çünkü Gülüş Evi’nin kapısı, sadece eğlenmek isteyenlere değil, biraz da cesarete ihtiyaç duyanlara açılırdı.

O sabah, kültür merkezinin demir anahtarını kapıya sokan adamın elleri hafif titriyordu. Onu kasabada “Palyaço Rıza” diye tanırlardı. Gerçi Rıza gerçek adıydı; palyaçoluğu, kendi seçtiği bir “ikinci ad” gibiydi. Kırmızı burun, turuncu saç peruk, çizgili pantolon… Bunları giydiğinde insanların gözünde başka biri olurdu: kahkahanın bekçisi. Ama aynaya yalnız baktığında, kırmızı burnun arkasında, küçükken çok sık utanan bir çocuk hâlâ dururdu.

Kapıyı açtı, içerideki sahnenin tozunu, sandalyelerin yalnızlığını gördü. Derin bir nefes aldı.

Bugün özel bir gündü. Kasabanın okulları, Gülüş Evi’ne çocukları getirecekti. “Gülüş Şenliği” deniyordu buna. Rıza yıllardır sahneye çıkar, balonlardan hayvan yapar, takla atar, cırtlak bir düdük çalar ve çocukları güldürürdü. Fakat bu yıl… Bu yıl içinde bir düğüm vardı. Çünkü geçen hafta, bir çocuk onun gösterisi sırasında ağlamıştı.

Çocuğun adı Mustafa’ydı. Sahnede patlayan bir balon sesi duyunca irkilmiş, yere çömelmiş, yüzünü kapatmıştı. Rıza o an duraksamış, şakaya devam edememişti. Kalabalığın içinden birkaç yetişkin “Hadi canım, palyaço bu, korkulacak ne var?” gibi sözler etmişti. Ama Rıza, Mustafa’nın nefesinin nasıl sıkıştığını görmüştü. Korku, şaka kaldırmıyordu.

O günden beri Rıza’nın içindeki düğüm büyümüştü: “Ya bir çocuğun kalbini kırarsam? Ya güldüreyim derken korkutursam?”

Sahnenin kenarına oturmuş düşünürken kapı gıcırdadı. İçeri, elinde çanta taşıyan orta yaşlı bir kadın girdi. Bu, kasabanın sınıf öğretmenlerinden Zehra Öğretmen’di. Yanında, kızıl saçlarını örgü yapmış minik bir kız vardı: Elif.

Elif etrafa bakıp gözlerini kocaman açtı.

Merhaba Palyaço Rıza! Gerçekten burası senin mi?

Rıza gülümsemeye çalıştı, sanki gülüşü biraz ağırdı.

Merhaba Elif. Burası… bizim. Yani herkesin.

Zehra Öğretmen, Rıza’nın yüzündeki gölgeyi fark etti.

Rıza Bey, iyi misiniz? Yüzünüz biraz… düşünceli.

İyiyim… yani… Rıza durdu, kelimeler boğazında bir şeylere takıldı. — Sadece bugün çocuklar gelince her şey güzel olsun istiyorum.

Elif sahneye doğru bir adım attı, sahnenin önündeki kırmızı perdeye dokundu.

Ben palyaçoları severim. Çünkü palyaçolar kimseye kızmaz, değil mi?

Rıza’nın içi bir an ısındı.

Seviyorsa kızmaz, evet. Ama bazen palyaçolar da yanlış yapmaktan korkar.

Elif şaşırdı.

Palyaço korkar mı?

Rıza kırmızı burun kutusunu çantasından çıkardı. Kutunun kapağını açmadı bile.

Korkar. Çünkü palyaçonun işi, insanın kalbine dokunmak. Kalp hassas bir şey.

Zehra Öğretmen, Elif’in başını okşadı.

Elif, sınıftaki Mustafa’yı biliyorsun. Balon patlayınca çok korkmuştu.

Elif kaşlarını çattı.

Mustafa bazen yüksek ses duyunca ellerini kulaklarına kapatıyor. Geçen gün koridorda zil çalınca da yapmıştı.

Rıza bu cümleyi duyunca başını eğdi. Kendi çocukluğunu hatırladı: okul bahçesinde dalga geçilmekten korktuğu günleri.

Ben de… dedi kısık sesle, — küçükken kalabalıktan korkardım. İnsanlar bana bakınca, içimde bir şey küçülürdü.

Elif hemen yaklaştı.

O zaman sen Mustafa’yı anlarsın!

Rıza gözlerini kaldırdı. “Evet,” dedi içinden. “Anlarım.” Ama bu yetmezdi. Bir şey yapmalıydı.

Tam o sırada kapı yeniden açıldı. İçeri, elinde bir dosya ve birkaç renkli kartonla Murat adlı belediye görevlisi girdi. Murat, her şenlikte “program aksamasın” diye koşturur, her şeyin dakika dakika ilerlemesini isterdi.

Rıza Abi! Hazır mıyız? Çocuklar on beş dakikaya burada. Hoparlör testi yaptık mı? Balonlar tamam mı?

Rıza’nın yüzü gerildi.

Hoparlör… dedi, — çok yüksek olmasın Murat. Bu sefer… daha yumuşak.

Murat kaşlarını kaldırdı.

Ne demek yumuşak? Şenlik bu! Çocuklar gürültü sever.

Zehra Öğretmen araya girdi, sesi netti.

Murat Bey, her çocuk aynı şeyi sevmez. Bazı çocuklar için gürültü eğlence değil, panik olabilir.

Murat omuz silkerek dosyasına baktı.

İyi iyi, siz bilirsiniz. Ama program yetişecek.

Murat çıkınca, içeride kısa bir sessizlik oldu. Rıza, kutuyu açtı; kırmızı burnu eline aldı. Ama takmadı.

Elif bir sandalyeye tırmandı.

Palyaço Rıza, bana bir sır söyle. Gösteride ne yapacaksın?

Rıza, o an karar verdi. “Bugün gülüşü sadece sesle değil, güvenle kuracağım,” dedi içinden.

Bugün ‘Sessiz Gülüş’ gösterisi yapacağım.

Elif’in ağzı açık kaldı.

Sessiz gülüş mü? O nasıl oluyor?

Şöyle, dedi Rıza. — Balon patlatmak yok. Bağırmak yok. Korkutmak yok. Onun yerine… küçük mucizeler var.

Zehra Öğretmen gülümsedi.

Bu çok güzel bir fikir.

Rıza, sahnenin arkasındaki dolaptan küçük bir kukla çıkardı: minik bir kaplumbağa. Kaplumbağanın adı, kumaş bir etikette yazıyordu: “Tonton”.

Tonton, utandığında kabuğuna giriyor. Ama biri ona yavaşça merhaba dedi mi, kafasını çıkarıyor.

Elif sevinçle ellerini çırptı.

Ben de bazen utanınca kabuğuma giriyorum! Ama kabuğum yok, o yüzden saçımı yüzüme indiriyorum.

Rıza kahkaha attı; bu kahkaha sahici ve hafifti.

Kapıdan çocukların ayak sesleri gelmeye başladı. Sınıflar halinde içeri giriyor, gözleri sahneye takılıyor, fısıldaşıyorlardı. En önde Zehra Öğretmen’in sınıfı vardı. Ve evet… Mustafa da oradaydı. Kapının eşiğinde durdu, içeri girmedi. Kalabalık, ışıklar, sahne… Hepsi bir anda üstüne gelmiş gibiydi.

Rıza’nın içindeki düğüm tekrar kendini gösterdi. Ama bu kez kaçmadı. Yavaşça sahneden indi, kostümünü giymemişti; sadece renkli bir yelek takmıştı. Elinde kırmızı burun, cebinde Tonton.

Mustafa’ya doğru, çok yavaş yürüdü. Kalabalığın ortasında eğilip çocuğun seviyesine indi. Sesini alçaltıp konuştu.

Merhaba Mustafa. Ben Rıza. Palyaço kıyafetini birazdan giyebilirim ama önce… seni tanımak istedim.

Mustafa gözlerini yere dikti, dudakları titredi. Konuşmadı.

Rıza, cebinden kaplumbağa kuklayı çıkardı ama sallamadı, bağırmadı. Sadece kuklayı avucunun içinde gösterdi.

Bu Tonton. Çok çekingen. Ses olunca hemen kabuğuna giriyor.

Mustafa, göz ucuyla kuklaya baktı.

Tonton… korkuyor mu? diye fısıldadı.

Rıza’nın kalbi bir an hızlandı. Mustafa konuşmuştu.

Evet. Korkuyor. Ama korkmak kötü değil. Korku, bize ‘dikkat’ der.

Mustafa gözlerini kaldırdı, ilk kez Rıza’nın yüzüne baktı.

Balon patlayacak mı?

Rıza başını iki yana salladı.

Hayır. Bugün patlayan şeyler yok. Sadece… yavaş yavaş gülmek var. İstersen en arkada oturabilirsin. İstersen kapıya yakın. İstersen hiç oturmazsın, ayakta durursun. Sen nasıl istersen.

Mustafa nefes aldı; omuzları azıcık indi.

Kapıya yakın… dururum.

Tamam. Kapıya yakın bir yer senin.

Rıza ayağa kalktı, Mustafa’nın yanından ayrılırken kuklayı Mustafa’ya uzattı.

Tonton isterse senin yanında durabilir.

Mustafa kuklaya dokundu, sonra kısık bir sesle:

Durabilir.

Zehra Öğretmen uzaktan bunu görüp gözleri dolu dolu gülümsedi.

Gösteri başladı. Rıza sahneye çıktı; şimdi kırmızı burnu takmıştı ama yüzündeki boya abartılı değildi. Işıklar yumuşaktı, hoparlör sesi kısılmıştı. Rıza önce eğildi, sanki sahneye selam değil, çocuklara saygı veriyordu.

Merhaba çocuklar. Bugün size bir soru soracağım: Gülmek sadece sesle mi olur?

Çocuklardan bazıları “Hayır!” diye bağırdı, bazıları sadece gülümsedi. Rıza göz kırptı.

Ben de öyle düşünüyorum. Bazen gülüş, bir kaşın hafif kalkmasıdır. Bazen burnun gıdıklanmasıdır. Bazen de… kalbin rahatlamasıdır.

Elif en önde el kaldırdı.

Kalbin rahatlaması nasıl oluyor?

Şöyle, dedi Rıza. — Korktuğunda kalbin hızlı koşar. Ama güvende hissedince yürümeye başlar. İşte o yürüyüş… gülüşe benzer.

Sonra Rıza “Sessiz sihir” numaralarına geçti. Balon patlatmak yerine balonu yavaşça şişirip içine küçük bir kâğıt koydu; kâğıtta kocaman bir gülen yüz çizimi vardı. Balonu Mustafa’ya doğru yürüyerek götürdü, ama balonu ona uzatmadı; sadece sahnenin kenarına bıraktı. Mustafa ürkmedi. Balona baktı, sonra Tonton’a baktı.

Rıza, bir mendili havada uçuruyor gibi yaptı, mendil bir anda çiçeğe dönüştü. Çocuklar kahkaha attı. Rıza ise sesi değil, yüz ifadelerini komik kullanıyordu: gözlerini büyütüyor, kaşlarını oynatıyor, yürürken ayaklarını sessizce kaydırıyordu.

Derken, Rıza sahnenin ortasına küçük bir karton kutu koydu. Üzerinde “Korku Kutusu” yazıyordu.

Bu kutuya kimse korkusunu atmak zorunda değil, dedi. — Ama isteyen, bir kâğıda yazıp kutuya bırakabilir. Korkular bazen paylaşılınca küçülür.

Elif koştu, bir kâğıda bir şey karaladı ve kutuya attı.

Benim korkum… karanlık koridor.

Başka bir çocuk:

Benim korkum… köpek havlaması.

Bir çocuk daha:

Benim korkum… yanlış cevap vermek.

Sırayla geldiler. Kutunun içi doldukça, Rıza ciddileşti; ama bu ciddiyet korkutucu değil, “seni anlıyorum” ciddiyetiydi.

Mustafa yerinden kalkmadı. Kapıya yakın durmuş, kuklayı tutuyordu. Rıza onu zorlamadı. Sadece sahneden, Mustafa’ya doğru başını eğip minik bir selam verdi.

Gösterinin sonuna doğru Rıza, kutuyu sahnenin ortasına çekti.

Şimdi size bir şey göstereceğim.

Kutunun kapağını açtı. İçinden renkli bir fener çıktı. Bu, el feneri değil; kâğıttan yapılmış, içi minik yıldız delikleriyle süslü bir fenerdi. Rıza feneri yaktığında, duvara küçük yıldızlar düştü.

Çocuklar “Vaaay!” diye bağırdı.

Korkular, dedi Rıza, — karanlıkta daha büyük görünür. Ama bir ışık yakarsan… şekilleri değişir. Tamamen yok olmayabilirler, ama kontrol edilebilir olurlar.

Mustafa, o an bir adım attı. Sonra bir adım daha. Elinde Tonton, sahneye yaklaşmaya başladı. Herkes onu fark etti; ama kimse konuşmadı. Zehra Öğretmen işaret etti; çocuklar sessiz kaldı.

Mustafa, korku kutusunun yanına geldi. Rıza eğildi.

Bir şey yazmak ister misin?

Mustafa gözlerini kırpıştırdı.

Yazmak… istemiyorum.

Rıza başını salladı.

Tamam. Yazmak zorunda değilsin.

Mustafa, elindeki kaplumbağa kuklayı kutunun kenarına koydu.

Tonton… burada dursun.

Rıza’nın boğazı düğümlendi.

Dursun.

Mustafa sonra çok küçük bir gülümsemeyle ekledi:

Ben de… buradayım.

O gülümseme, gösterinin en büyük alkışıydı. Rıza sahnede bir palyaço gibi eğilip komik bir reverans yaptı, ama gözleri parlıyordu.

O zaman şunu ilan ediyorum, dedi. — Bugünün en cesur numarası: Mustafa’nın bir adım atması!

Çocuklar alkışladı. Mustafa utandı ama kaçmadı. Sadece başını eğdi ve gülümsemesi büyüdü.

Gösteri bittikten sonra çocuklar sırayla Rıza’nın yanına geldi. Kimisi mendil numarasını sordu, kimisi kuklayı sevmek istedi. Murat bile kapıdan bakıp kısık sesle konuştu:

Rıza Abi… program tutmadı ama…

Rıza kaşını kaldırdı.

Ama?

Murat yutkundu.

Ama çocuklar hiç böyle… sakin sakin mutlu olmamıştı. İyi iş çıkarmışsın.

Rıza güldü.

Bazen en büyük şenlik, gürültüsüz olur Murat.

Zehra Öğretmen yanına yaklaştı, sesi yumuşaktı.

Bugün bir çocuğun içindeki kapı aralandı. Bunu unutmayın.

Rıza kırmızı burnu eline aldı, parmaklarının arasında çevirdi.

Ben de kendiminkini araladım galiba.

Elif koşarak geldi.

Palyaço Rıza! Bir sonraki gösteride ‘Cesaret Kutusu’ da olsun! Korku kutusunun yanına!

Rıza kahkaha attı.

Harika fikir. Cesaret Kutusu’na da şunları atarız: “Birine merhaba demek”, “yardım istemek”, “yanlış yapınca tekrar denemek”…

Mustafa kapıda bekliyordu. Çıkmadan önce geri döndü. Rıza’ya baktı ve çok kısa, ama çok net bir cümle söyledi.

Palyaço Rıza… sen bugün beni korkutmadın.

Rıza’nın gözleri doldu. Dizlerinin üstüne çöktü, Mustafa’yla aynı hizaya geldi.

Ben de bugün şunu öğrendim Mustafa: Palyaço olmak, sadece güldürmek değil… güven vermek.

Mustafa başını salladı ve dışarı çıktı.

Gülüş Evi yeniden sessizleşti. Ama bu kez yalnızlık gibi değildi. Sanki duvarların içinde minik yıldızlar kalmıştı. Rıza, sahnenin ortasına yürüdü, perdeye baktı, derin bir nefes aldı. Kırmızı burnunu kutuya koydu, kapağını kapattı.

Sonra fısıldadı; sanki kendine bir söz veriyordu.

Gülüş, cesaretle başlar.

Ve o an, kasabanın en eski sokağında, en eski binanın içinde, bir palyaço hem çocuklara hem kendine yeni bir numara öğretti: Kırmızı burunlu cesaret.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın