Pelikan ve Kayıp Balıkçı Düdüğü Hikayesi
Maviyle yeşilin birbirine karıştığı, dalgaların kıyıya usul usul dokunduğu bir sahil kasabasında, herkesin çok sevdiği bir pelikan yaşardı. Adı Poyraz’dı. Poyraz sıradan bir pelikan değildi; kanatları güçlüydü ama asıl gücü kalbindeydi. Kasabada sabah balığa çıkan balıkçıları tanır, martılarla şakalaşır, çocukların kumdan kalelerine uzaktan bakıp gururlanırdı. Ama Poyraz’ın içinde, kimseye anlatamadığı bir sızı da vardı: “İşe yaramak” istiyordu. Sadece gökyüzünde süzülmek değil, birine gerçek bir yardım etmek…
Bir sabah güneş yeni yeni yükselirken, limanda küçük bir kalabalık toplandı. Yaşlı balıkçı İhsan Amca, elini başına koymuş, gözlerini denize dikmişti. Yanında torunu Elif, dudaklarını ısırıyor, telaşla etrafına bakıyordu. Poyraz, limanın direğine konup olan biteni anlamaya çalıştı.
— İhsan Amca, ne oldu? dedi Elif, sesi titreyerek.
— Düdüğüm kayboldu kızım… dedi İhsan Amca, yavaşça. — Denizde biri zor durumda kaldığında o düdükle haber verirdim. Şimdi elim kolum bağlı gibi.
— Yenisini alırız! dedi Elif hemen.
— O düdük öyle sıradan değil… İhsan Amca’nın gözleri doldu. — Rahmetli arkadaşım Salih’le gençliğimizde yapmıştık. İçine bir parça deniz kabuğu koymuştuk. Sesi uzaklara giderdi. Hem hatıra… hem de güven.
Poyraz, “hatıra” kelimesini duyunca yüreği cız etti. Çünkü o da bir zamanlar çok sevdiği bir şeyi kaybetmişti: Daha yavruyken, ilk uçmaya çalıştığı gün annesinin “korkma” bakışını… O bakış hâlâ içinde duruyordu ama annesi artık yoktu.
Poyraz kanatlarını hafifçe açtı. “Ben bulabilirim,” diye düşündü. Pelikanların gagası büyük diye dalga geçen martılar vardı, ama o gaga bazen bir mucize olurdu.
Tam o sırada iki martı, çaktırmadan konuşuyordu. Poyraz kulak kabarttı.
— Dün gece fırtınada bir şeyler sürüklenmişti, gördün mü?
— Gördüm. Kayaların oraya takıldı bir şey. Parlıyor gibiydi. Ama yaklaşamadım, dalga çoktu.
Poyraz bir anda irkildi. “Kayalar!” dedi içinden. Kayaların olduğu yer, kasabanın dışındaki Kızılburun’du. Orası rüzgârı sert, suları hırçın bir bölgeydi. Ama Poyraz korkmadı; kalbinin içinde bir kıvılcım yanmıştı.
Elif, limanın kenarına oturup gözlerini siliyordu. Poyraz ona yaklaştı, başını eğip yumuşak bir ses çıkardı. Elif pelikana baktı.
— Poyraz… sen de mi üzgünsün?
Poyraz gagasını hafifçe yere vurdu, sonra gökyüzüne baktı. Elif bunu bir işaret gibi anladı.
— Bir şey mi bulacaksın? diye fısıldadı. — İhsan Amca’nın düdüğünü mü?
İhsan Amca, pelikanı görünce gülümsedi ama gülümsemesi yarımdı.
— Poyraz, senin yüreğin kocaman… dedi. — Ama Kızılburun tehlikelidir.
Poyraz gözlerini kırpmadan ona baktı. “Beni küçümseme,” der gibi… “Ben yapabilirim.”
Elif ayağa kalktı.
— Ben de gelmek istiyorum!
İhsan Amca hemen başını salladı.
— Olmaz kızım. Ama… durdu, derin nefes aldı. — Kıyıdan takip edebilirsin. Kayalara yaklaşmadan. Anlaştık mı?
— Anlaştık! dedi Elif.
Poyraz kanatlarını açtı, bir iki güçlü çırpışla havalandı. Gökyüzü serin, deniz tuzluydu. Rüzgâr, tüylerinin arasından geçerken ona sanki fısıldıyordu: “Cesur ol.”
Kızılburun’a yaklaştığında dalgalar gerçekten de büyükçe yumruklar gibi kayalara vuruyordu. Köpükler havaya sıçrıyor, taşların üstünü beyaza boyuyordu. Poyraz yüksekten süzüldü, dikkatle aşağı baktı. Kayaların arasında, yosunların üzerinde bir şey parlıyordu. Sanki küçük bir yıldız, deniz tarafından saklanmış gibi…
Ama o şey düdük müydü? Yoksa sadece bir teneke parçası mı?
Poyraz alçaldı. Tam yaklaşırken, suyun içinden bir ses geldi. İnce, titrek bir ses.
— Yardım…
Poyraz irkildi, başını çevirdi. Kayaların arasında, küçücük bir balık ağına dolanmış bir deniz kaplumbağası vardı! Kabuk kısmı yosunla kaplıydı, gözleri korkuyla açılmıştı. Nefes almakta zorlanıyor gibiydi.
— Korkma! diye bağırdı Poyraz, tabii pelikan diliyle. Ama o an, kaplumbağa sanki onu anladı.
Kıyıdan Elif de görmüştü. Uzakta, kayaların üstünde duruyor, ellerini ağzına götürmüştü.
— Poyraz! Orada biri var! diye seslendi. — Aman dikkat et!
Poyraz bir karar verdi. Düdük bekleyebilirdi; ama canlı bir can, “şimdi” demekti. Pelikanların gagası güçlüydü; ağa takılan şeyleri çekip çıkarabilirlerdi ama dikkatli olmazsa kaplumbağayı incitebilirdi.
Poyraz gagasını ağın iplerine nazikçe geçirdi, çekti… ipler gerildi. Dalga geldi, ikisini de sarsıp geri itti. Poyraz tırnaklarıyla kayaya tutundu.
Kaplumbağa gözlerini sıkıca kapattı.
— Ne olur bırakma… dedi kısık sesle.
Poyraz yeniden çekti. Bu kez biraz daha yumuşak, biraz daha akıllı: önce düğüm yerini buldu, sonra gagasının ucuyla ipi gevşetti.
Bir düğüm çözüldü. Sonra bir düğüm daha…
Derken ağ bir anda serbest kaldı ve kaplumbağa suyun içinde rahatça hareket etti. Kaplumbağa bir an durdu, Poyraz’a baktı.
— Teşekkür ederim… adım Mercan, dedi.
Poyraz başını eğdi.
— Ben Poyraz. Şimdi güvenli bir yere git, Mercan.
Mercan suyun içinde bir tur attı, sonra geri döndü.
— Sen bir şey arıyorsun, değil mi? diye sordu.
Poyraz şaşkınlıkla baktı.
— Evet. Bir düdük… kayboldu.
Mercan kabuğunu hafifçe yana çevirdi.
— Kayaların arasındaki parlak şey… onu gördüm. Ağın iplerine takılıp oraya sürüklendi. Ama dalga çok olduğu için kimse alamadı.
Poyraz’ın içi umutla doldu. Tam o anda dalga tekrar vurdu; kayaların üstü kayganlaştı. Poyraz bir adım atınca ayağı kaydı, neredeyse suya kapılacaktı.
Elif uzaktan bağırdı:
— Poyraz! Dikkat et!
Poyraz derin nefes aldı. “Sakin ol,” dedi kendine. “Hız değil, dikkat.”
Mercan yaklaştı.
— Ben yardımcı olabilirim, dedi. — Dalgalar gelince düdüğü aşağı iter. Ben suyun içinden itip sana yaklaştırırım. Sen de gagana alırsın.
Poyraz’la Mercan bir plan yaptı. Dalgayı beklediler. Köpükler kabardı, su yükseldi. Mercan suyun içinden kayaların arasına daldı, sonra kabuğuyla parlak şeyi itmeye başladı. Bir an göründü: Ahşap gövdeli, ucunda küçük kabuk parçası olan bir düdük!
Poyraz eğildi. Ama dalga geri çekilince düdük yeniden kayaların arasına sıkıştı.
— Bir daha! dedi Poyraz.
— Tamam! dedi Mercan.
İkinci dalga geldiğinde Mercan daha güçlü itti. Düdük bu sefer kayadan çıktı, suyun üstünde kısa bir an süzüldü. Poyraz, gagasını uzattı ve dikkatle yakaladı. Ahşabın tuzlu kokusu burnuna geldi. Düdük, sanki uzun zamandır “beni bul” diye fısıldıyordu.
Elif bunu görünce sevinçten zıpladı.
— Buldu! Buldu! diye bağırdı.
Poyraz düdüğü gagasında sıkıca tutarak havalandı. Rüzgâr bu kez daha yumuşaktı, sanki “aferin” diyordu. Limana doğru uçarken, içindeki sızı biraz hafifledi. Çünkü artık “işe yaramak” sadece bir istek değil, gerçek olmuştu.
Liman kalabalığı hâlâ oradaydı. Poyraz gelince herkes başını kaldırdı. Pelikan, direğin yanına kondu ve düdüğü yavaşça yere bıraktı. Elif koşarak aldı, İhsan Amca’ya uzattı.
— İhsan Amca! Bakın! Poyraz buldu!
İhsan Amca düdüğü eline alınca elleri titredi. Düdüğün üzerindeki küçük çizikleri okşadı, sanki eski bir dostun yüzünü okşar gibi. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü ama bu kez üzüntü değil, sevinçtendi.
— Salih… diye fısıldadı. — Sanki yine yanımdasın.
Elif, Poyraz’a sarılmak ister gibi yaklaştı ama pelikanın kanatlarına zarar vermekten çekindi. Yine de gözleri gülüyordu.
— Poyraz, sen kahramansın!
İhsan Amca başını salladı.
— Kahramanlık bazen kocaman şeyler yapmak değil, küçük bir şeyi doğru zamanda geri getirmektir, dedi. Sonra Poyraz’a döndü: — Ama sen sadece düdüğü bulmadın evlat… benim içimdeki güveni de geri getirdin.
Poyraz, gagasını hafifçe havaya kaldırdı. İçinde sıcak bir duygu yayıldı; sanki göğsünde küçük bir güneş açmıştı.
O sırada limana bir çocuk daha geldi: Mert. Elinde bir simit vardı, utangaçça yaklaştı.
— Poyraz… dedi çekinerek. — Ben bazen pelikanlardan korkuyordum. Gaga kocaman diye… ama sen çok iyiymişsin.
Poyraz başını yana eğdi.
— Korkmak normal, der gibi yumuşak bir ses çıkardı.
Mert gülümsedi.
— Ben de bir gün birine yardım etmek istiyorum. Ama bazen “yapamam” diyorum.
Elif hemen atıldı:
— Poyraz da Kızılburun’a gitti! Hem de dalgalar varken!
İhsan Amca Mert’in omzuna dokundu.
— “Yapamam” dediğin anlarda önce bir “deneyeyim” de, dedi. — Ama akıllıca dene. Poyraz gibi.
Poyraz o an Mercan’ı düşündü. “Tek başıma değildim,” dedi içinden. “Yardım etmek bazen yardım almayı da bilmektir.”
Tam o sırada denizin kenarında su hafifçe kabardı. Mercan başını sudan çıkarmış, uzaktan bakıyordu. Elif onu fark etti.
— Bakın! Kaplumbağa!
Mercan, suyun içinden seslendi:
— Poyraz! İyi ki vardın!
Poyraz kanatlarını hafifçe açıp kapadı; bu, onun “ben de iyi ki seni tanıdım” demesiydi.
Gün ilerledikçe liman eski neşesine kavuştu. Balıkçılar ağlarını düzenledi, çocuklar koştu, martılar gökyüzünde daireler çizdi. Ama bir şey değişmişti: Poyraz’a bakan herkes, artık sadece “kocaman gagalı bir kuş” görmüyordu. Bir yürek görüyordu.
Akşamüstü güneş turuncuya dönerken, İhsan Amca düdüğü dudaklarına götürdü ve hafifçe üfledi. Ses, beklenmedik kadar güzel yayıldı; denizin üstünde bir çizgi gibi uzadı, dalgaların arasından geçti, kayalıklara çarptı ve geri döndü. Sanki kasaba, “tamam” demişti.
Elif gözlerini kapatıp dinledi.
— Bu ses… içimi rahatlatıyor, dedi.
İhsan Amca gülümsedi.
— Çünkü bu ses, “yalnız değilsin” demektir, dedi.
Poyraz, direğin tepesinde otururken gökyüzüne baktı. Yıldızlar tek tek beliriyordu. İçindeki sızı tamamen geçmemişti; bazı sızıların geçmesi gerekmezdi zaten. Onlar, hatırlamayı sağlar. Ama artık o sızının yanında bir şey daha vardı: Gurur. Sakin bir gurur.
Kendi kendine, pelikanların pek de kimseye söylemediği bir cümle fısıldadı: “Bugün işe yaradım.”
Ve o gece, rüzgâr kasabanın sokaklarında dolaşırken, çocuklar yataklarında uykuya dalmadan önce birbirine aynı şeyi anlattı:
— Poyraz düdüğü buldu!
— Poyraz Mercan’ı kurtardı!
— Poyraz cesurdu!
Poyraz ise gözlerini kapatıp denizin sesini dinledi. Dalgalar kıyıya vuruyor, sonra geri çekiliyordu. Tıpkı duygular gibi… gelir, gider… ama geride hep bir iz bırakırdı. Bu kez o iz, umut gibi parlıyordu.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın