Prens ile Prenses Hikayesi
Bir varmış bir yokmuş… Deniz kokusunun dağ çiçeklerine karıştığı, güneşin saray pencerelerine bal rengi ışıklar bıraktığı Maviova Krallığı varmış. Bu krallığın prensi Deniz, adı gibi sakin ama içine sığmayan bir merak taşıyormuş. İnsanlar onu “kibar prens” diye severmiş; çünkü Deniz, atını koşturup tozu dumana katmak yerine pazara iner, yaşlılara selam verir, çocukların yaptığı kâğıt gemileri nehre bırakırmış.
Komşu krallık Gülkent’in prensesi Zeynep ise gülüşüyle bile havayı yumuşatan, sözleriyle insanın içini ısıtan biriymiş. Zeynep’in en sevdiği şey, sarayın arka bahçesindeki küçük serada çiçek yetiştirmekmiş. Çünkü ona göre sevgi, tohum gibiydi: sabır ister, ilgi ister, zaman ister.
Bir gün iki krallık arasında, herkesin sevdiği büyük bir Bahar Şenliği düzenlenecekmiş. Maviova ve Gülkent, yıllardır bu şenliği sırayla misafir edermiş. Bu yıl şenlik Gülkent’te olacağı için Prens Deniz de yanında birkaç görevliyle yola çıkmış.
Yol boyunca aklında tuhaf bir heyecan varmış. Daha önce prensesi uzaktan görmüş ama hiç konuşmamış. Üstelik Deniz, içinde büyüyen bu heyecanı “korku mu, merak mı, sevinç mi” diye ayırt edemiyormuş.
Gülkent’e vardığında sarayın avlusunda güller, laleler, sümbüller bir renk cümbüşüyle onu karşılamış. Tam o sırada, merdivenlerden aşağı doğru bir prenses inmiş: saçında küçük bir papatya tokası, elinde de minik bir sulama kabı varmış.
— Hoş geldiniz Prens Deniz. Yol yorucu geçti mi?
Deniz, o an kelimeleri cebinde unutan biri gibi şaşırmış. Sonra gülümseyip hafifçe eğilmiş.
— Hoş bulduk Prenses Zeynep. Yoruldum ama… burası sanki yorgunluğu bile unutturuyor.
Zeynep gözlerini kısarak gülmüş.
— Bunu güllere borçlusunuz. Onlar insanın içini yumuşatmayı çok iyi bilir.
Deniz bir an prensesin elindeki sulama kabına bakmış.
— Şenlik için bu kadar işin arasında çiçekleri siz mi suluyorsunuz?
— Evet. Çünkü çiçekler “Ben önemliyim” diye bağırmaz; ama ihmal edilirse hemen üzülür. İnsan kalbi de öyle değil mi?
Bu cümle Deniz’in içini bir sıcaklıkla doldurmuş. “İnsan kalbi de öyle…” Bu söz, sanki Deniz’in içinden geçirdiği ama hiç söyleyemediği bir gerçeği yakalamış.
Şenlik hazırlıkları başlamış. Saray koridorlarında koşuşturan görevliler, meydanda kurulan renkli çadırlar, çocuklar için hazırlanan oyuncaklar… Deniz ve Zeynep de sık sık bir araya geliyormuş. Deniz prensesin nazik ama kararlı tavrına hayran kalıyor, Zeynep de prensin sessizce yardım eden, kimse görmeden işleri yoluna koyan halini çok seviyormuş.
Bir akşamüstü, prenses serada çalışırken Deniz kapıda belirmiş.
— Rahatsız etmiyorum umarım. Size yardım edebilir miyim?
Zeynep, elindeki toprağı silkeleyip gülümsemiş.
— Yardım mı? Sarayda herkes yardım teklif eder ama çamura bulaşmak istemez. Siz gerçekten yardım eder misiniz?
— Çamurdan korksam kâğıt gemi yüzdürmezdim.
— O halde gelin. Şu minik fideleri yeni saksıya alacağız. Ama nazik olmalısınız. Kökleri kırılırsa üzülürler.
Deniz, fideleri taşırken sanki avucunda camdan yapılmış bir sır tutuyormuş gibi dikkatli davranmış. Bir ara eli toprağa bulaşmış, Zeynep kahkaha atmış.
— Toprak size yakıştı Prens Deniz!
Deniz de gülmüş, sonra ciddileşmiş.
— Biliyor musunuz… burada çalışırken içim çok sakinleşiyor. Sanki her şey kolaylaşıyor.
— Çünkü sevgiyle yapılan iş yorucu bile olsa kalbi yormaz.
O an seranın camından içeri turuncu bir gün batımı düşmüş. Deniz, prensesin yüzünde o ışığı görünce içine tarif edemediği bir duygu dolmuş. Sanki kalbinde bir kapı aralanmış.
— Prenses Zeynep… sizinle konuşurken…
Zeynep merakla bakmış.
— Ne oluyor? Düşündüğünüz şeyi söyleyin.
Deniz yutkunmuş.
— Sanki kelimeler daha doğru yerini buluyor. Sanki… ben kendim olabiliyorum.
Zeynep’in gülüşü yumuşamış.
— Bu güzel bir şey. İnsan kendisi olabildiği yerde güvendedir.
Şenlik günü yaklaşırken Deniz, prenses için küçük bir sürpriz hazırlamaya karar vermiş: Zeynep’in serasında yetiştirdiği çiçeklerden oluşan minicik bir “Kalp Bahçesi” köşesi. Oraya bir bank koyacak, yanına da kâğıt gemi şeklinde bir fener asacakmış. Çünkü Deniz, Zeynep’in “ihmal edilirse üzülür” dediği çiçekleri aslında bir sevgi dili olarak görmeye başlamış.
Fakat işler her masalda olduğu gibi dümdüz gitmemiş.
Şenliğin arifesinde saraya bir haber gelmiş: Gülkent’in uzak akrabalarından biri olan Prens Yiğit de şenliğe katılacakmış. Yiğit, gösterişli kıyafetler giyen, konuşurken sesi meydanı dolduran, her şeyin en önünde görünmeyi seven biriymiş.
Yiğit daha gelir gelmez Zeynep’in yanına yaklaşmış.
— Prenses Zeynep! Yıllar sonra yeniden… Bu şenlik sizin sayenizde daha parlak olacak.
Zeynep nazikçe tebessüm etmiş.
— Hoş geldiniz Prens Yiğit. Umuyorum keyifli bir şenlik olur.
Deniz, uzaktan bu sahneyi görünce kalbinde minik bir sızı hissetmiş. “Belki de prensesin hayatında benim yerim yok,” diye düşünmüş. O an, hazırladığı sürprizi bile anlamsız hissetmiş.
Akşam olunca Deniz, sarayın arka bahçesinde yalnız yürümüş. Ay ışığı taş yola düşüyor, yapraklar rüzgârla fısıldaşıyormuş. Tam o sırada Zeynep onu görmüş ve yaklaşmış.
— Burada yalnız ne yapıyorsunuz? Şenlikten önce herkes heyecanlı olmalı. Siz ise… uzaklara bakıyorsunuz.
Deniz önce kaçamak bir gülümseme yapmış.
— Sadece biraz hava alıyorum.
Zeynep gözlerini kısmış; prensesler bazı şeyleri hemen anlarmış.
— Hava almak böyle olmaz. İçinizde bir düğüm var. Bana söylemek ister misiniz?
Deniz, kelimeleri bir süre tartmış. Sonra içinden geçen duyguyu saklamak istememiş.
— Bugün… Prens Yiğit’le konuşmanızı gördüm. Çok… yakın göründünüz.
Zeynep şaşırmış.
— Yakın mı? O benim uzaktan akrabam. Kibar olmak zorundayım.
— Biliyorum. Ama… ben kıskandım sanırım. Bu kelimeyi söylemek bile tuhaf. Çünkü kıskançlık… kötü bir şey gibi geliyor.
Zeynep derin bir nefes almış, sesi yumuşak ama net çıkmış.
— Kıskançlık bazen kötü davranışlara dönüşürse kötüdür. Ama “değer vermek”ten doğan küçük bir sızı, insana kalbini gösterir. Deniz… ben de bugün sizi aradım.
Deniz’in gözleri büyümüş.
— Beni mi aradınız?
— Evet. Çünkü şenlik hazırlıkları arasında sizi görmeyince içim eksik kaldı. Bu da… beni düşündürdü.
Deniz’in içindeki düğüm, sanki çözülmeye başlamış.
— Prenses Zeynep… ben sizin yanınızda kendimi daha iyi bir insan gibi hissediyorum. Sanki kalbim… daha düzenli atıyor.
Zeynep hafifçe gülümsemiş; gözleri ay ışığında parlamış.
— Ben de sizin yanınızda daha güvende hissediyorum. Çünkü siz gösteriş yapmadan seviyorsunuz.
Deniz bir adım yaklaşmış ama saygılı bir mesafeyi korumuş.
— Size bir şey söylemek istiyorum. Ama acele etmek istemiyorum. Sadece…
Zeynep onun cümlesini beklemiş.
— Sadece ne?
— Sadece şunu bilmenizi istiyorum: Ben size karşı… çok özel bir sevgi hissediyorum. Bu sevgi, sizin çiçekleriniz gibi. İlgi ister, sabır ister. Ama ben bu sabra hazırım.
Zeynep’in yüzünde, çocukların anlayacağı türden o “kalbi ısıtan” gülümseme belirmiş.
— Deniz… sevgi önce arkadaşlık gibi yürür, sonra el ele verir. Ben de sizinle el ele yürümek isterim.
O an bahçede bir rüzgâr esmiş, yasemin kokusu ikisini sarmış. Deniz, kalbindeki sıkışmanın yerini sevinçle dolan bir ferahlığa bıraktığını hissetmiş.
Ertesi gün şenlik başlamış. Meydanda müzikler çalıyor, çocuklar balon kovalıyor, tezgâhlarda sıcak simit ve şerbet dağıtılıyormuş. Deniz, Zeynep’i kalabalığın arasından nazikçe çağırmış.
— Prenses Zeynep… sizinle bir yere gitmek istiyorum.
Zeynep merakla başını eğmiş.
— Nereye?
— Sürpriz. Ama korkmayın, sadece… kalbinize yakın bir yer.
Sarayın arka bahçesine geldiklerinde Zeynep, çiçeklerle çevrili küçük bir köşe görmüş: Minik bir bank, yanında kâğıt gemi şeklinde bir fener, etrafta en sevdiği güller ve papatyalar… Küçük bir tabela da varmış: “Kalp Bahçesi”.
Zeynep’in gözleri dolmuş.
— Bunu… siz mi yaptınız?
Deniz utangaçça gülümsemiş.
— Evet. Çünkü siz bana sevginin bağırmadığını öğrettiniz. Ben de size… sessiz bir teşekkür etmek istedim.
Zeynep bankın kenarına oturmuş, eliyle çiçekleri okşarmış gibi yapmış.
— Burası… tam da benim kalbim gibi. Sıcak, sakin, emek dolu.
Deniz, elini göğsüne koyup içten konuşmuş.
— Zeynep… ben bu bahçeyi yaparken şunu düşündüm: Eğer sevgi bir yer olsaydı, burada olurdu.
Zeynep başını kaldırmış, gözleri gülümseyerek parlamış.
— O zaman bu bahçe ikimizin olsun. Ama bir şartım var.
— Nedir?
— Her gün sevgiye küçük bir şey ekleyeceğiz. Bazen bir iyilik, bazen bir özür, bazen bir teşekkür. Sevgi, unutulursa solar. Hatırlanırsa büyür.
Deniz, sanki en önemli yemini ediyormuş gibi ciddi ama yumuşak bir sesle cevap vermiş.
— Söz veriyorum.
O sırada uzaktan çocukların kahkahaları duyulmuş. Şenliğin müziği rüzgârla bahçeye gelmiş. Deniz ve Zeynep, bankta yan yana oturmuş; aralarında hâlâ nazik bir mesafe varmış ama kalpleri birbirine yakınmış. Çünkü gerçek sevgi, hızla koşmaz; güvenle yürürmüş.
Ve o günden sonra iki krallıkta şöyle bir söz yayılmış: “Sevgi bir taç değildir; sevgi, her gün yeniden seçilen bir kalptir.”
Masal da burada bitmiş… ama Kalp Bahçesi’nde sevgi büyümeye devam etmiş.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın