Prenses Barbie Hikayesi

Pelin Kaya 16.01.2026 65 Okunma Sayısı Prenses Hikayeleri 1 Yorum
Prenses Barbie Hikayesi
Sesli Masal

Işıltı Krallığı’nda sabah güneşi, şatonun camlarına vurunca her yer minik gökkuşağı parçalarıyla dolardı. Prenses Barbie bu gökkuşaklarını çok severdi. Çünkü ona her renk bir duyguyu hatırlatırdı. Pembe neşeyi, mavi sakinliği, sarı merakı, yeşil umudu…

O gün krallıkta özel bir hazırlık vardı. Akşam, Renk Fenerleri Gecesi yapılacaktı. Meydanda yüzlerce fener yanacak, herkes kendi fenerine küçük bir dilek resmi çizecekti. Prenses Barbie, hem çok heyecanlıydı hem de içinde hafif bir ürperti vardı. Çünkü her şey güzel olsun isterken bazen kalbi hızlı hızlı atardı.

Elif, Prenses Barbie’nin odasına çiçekli bir sepetle girdi. Sepetin içinde renkli kurdeleler, küçük fırçalar ve minik cam boncuklar vardı.

"Günaydın Prensesim, bugün fenerleri süsleyeceğiz. Hazır mısın?"

Prenses Barbie gülümsedi ama gülüşünün kenarında ince bir düşünce çizgisi vardı.

"Hazırım ama… ya kimse fenerini beğenmezse? Ya çocuklar çizdikleri resme üzülürse?"

Elif şaşırmadı. Prenses Barbie bazen böyle düşünürdü. Çünkü herkesin mutlu olmasını isterdi.

"Herkesin resmi güzel olmak zorunda değil. Önemli olan resmin içindeki duygu. Sen bunu en iyi bilen kişisin."

Prenses Barbie derin bir nefes aldı. Tam o anda pencereden dışarı baktı. Gökyüzü genelde masmavi olurdu, ama bugün uzaklarda gri bir bulut duruyordu. Üstelik bulut tek başınaydı. Diğer bulutlar beyaz ve pamuk gibiyken bu bulut sanki küsmüş gibi kıpırdamadan bekliyordu.

Prenses Barbie, içindeki ürpertinin nedenini anlamış gibi oldu.

"Elif, şu bulutu görüyor musun? Sanki krallığa kırgın."

Elif pencereye yaklaştı, gözlerini kısarak baktı.

"Evet… çok yalnız duruyor. Belki de rüzgâr onu yanlış yere sürükledi."

Prenses Barbie hemen pelerinini aldı. Renk Fenerleri Gecesi yaklaşırken bile, yalnız bir bulutun bu kadar kederli görünmesi onu rahatsız etmişti.

"Ben o bulutla konuşmak istiyorum."

Elif bir an tereddüt etti, sonra prensesin kararlılığını görünce başını salladı.

"O zaman ben de geliyorum."

İkisi şatodan çıktılar. Bahçeden geçerken sarayın bahçıvanı Mert onlara el salladı. Mert, çiçeklerle konuştuğunu iddia eden, her sabah güllere şarkı söyleyen neşeli biriydi.

"Prensesim, sizi nereye böyle?"

Prenses Barbie buluta doğru baktı.

"Gökyüzünde yalnız duran bir bulut var. Onun iyi olup olmadığını merak ettim."

Mert, elindeki sulama kabını yere bıraktı.

"Ben de gelebilir miyim? Yalnız kalmasın diye."

Elif gülümsedi.

"Üç kişi olursak daha cesur oluruz."

Hep birlikte tepeye doğru yürüdüler. Tepe, krallığın en rüzgârlı yeriydi ve gökyüzü orada daha yakın görünürdü. Tepeye vardıklarında gri bulut hala oradaydı. Sanki onları bekliyordu.

Prenses Barbie, yumuşak bir sesle konuştu.

"Merhaba. Ben Prenses Barbie. Seni yalnız gördüm. İyi misin?"

Bulut önce hiçbir şey demedi. Rüzgâr hafifçe uğuldadı. Sonra bulutun içinden ince bir ses geldi. Ses biraz titriyordu, sanki konuşmayı unutmuş gibiydi.

"İyi değilim. Burada kimse beni istemiyor."

Prenses Barbie’nin kalbi sıkıştı. Bir bulutun bile böyle hissetmesi ona çok dokundu.

"Seni istememek diye bir şey olamaz. Her bulut gökyüzünün parçası. Neden böyle düşünüyorsun?"

Bulut, biraz daha koyulaştı. Bu koyulaşma kızgınlıktan çok üzüntü gibiydi.

"Çünkü ben renkleri taşıyamıyorum. Benim içimde yağmur var, gök gürültüsü var. Herkes benden korkuyor. Beyaz bulutlara bakıp gülümsüyorlar, bana bakınca yüzlerini çeviriyorlar."

Elif, buluta yaklaşmadan ama samimiyetle seslendi.

"Korkmak bazen bilmemekten olur. Seni tanımadıkları için olabilir."

Mert, iki elini havaya kaldırdı, sanki bulutla arkadaş olmak istiyormuş gibi.

"Ben korkmuyorum. Ben yağmuru severim. Yağmur olmazsa çiçekler ne yapacak?"

Bulut bu sözle biraz duruldu. Prenses Barbie fırsatı kaçırmadı.

"Bugün Renk Fenerleri Gecesi var. Herkes renklerle gülüyor, ama senin yağmurun da renkler kadar değerli. İstersen bizimle gel. Sadece dur, izle, konuş. Kimse seni zorlamayacak."

Bulutun sesi daha da kısıldı.

"Ben gelirsem… fenerlerin ışığı söner. Çünkü ben üzgünüm. Üzgün olunca içimdeki renkler saklanıyor."

Prenses Barbie şaşırdı.

"İçindeki renkler mi? Bulutların içinde renk mi olur?"

Bulut, utangaç bir şekilde cevap verdi.

"Olur. Ama kimse bilmez. Ben saklıyorum. Çünkü biri görürse dalga geçer diye korkuyorum."

Prenses Barbie’nin gözleri doldu. Birinin içindeki renkleri saklaması… Bu, ona kendi hislerini hatırlattı. Bazen o da herkese güçlü görünmek isterken kendi küçük kaygılarını saklardı.

"Ben dalga geçmem. Ben merak ederim. İçindeki renkler nasıl?"

Bulut uzun bir sessizlikten sonra, sanki gizli bir kapıyı aralar gibi konuştu.

"Mor var. Çünkü bazen çok düşünürüm. Turuncu var. Çünkü bazı şeyleri denemek isterim. Ama… bir de gri var. Çünkü yalnızım."

Elif, hafifçe başını eğdi.

"Gri de bir renk. Hatta bazı resimlerde en önemli renk."

Mert hemen atıldı.

"Gri olmadan beyaz daha beyaz görünmez, değil mi?"

Bulut sanki gülmek ister gibi kıpırdadı. Bu kıpırtı, rüzgârın içinde yumuşak bir tını oluşturdu.

"Belki… belki haklısınız."

Prenses Barbie, bulutun yalnızlığını ciddiye aldı.

"Bu akşam meydanda benim yanımda dur. Bir feneri de sen süsle. İstersen fırçayı ben tutarım, sen renk seçersin."

Bulut hemen paniğe kapıldı.

"Ben resim yapamam."

Prenses Barbie sakin bir kararlılıkla gülümsedi.

"Resim yapmak, doğru çizgileri bilmek değildir. Bazen sadece bir nokta bile anlatır."

Bulut bir an düşündü, sonra çok küçük bir sesle kabul etti.

"Tamam… ama kimse bana bakıp korkarsa…"

Elif yumuşak bir güvenle konuştu.

"O zaman önce biz bakarız. Sonra onlar da bakmayı öğrenir."

Akşam yaklaşırken meydan cıvıl cıvıldı. Tezgâhlarda elma şekerleri, küçük oyuncak yel değirmenleri, ışıklı kurdeleler vardı. Çocuklar koşuyor, aileler gülüyordu. Prenses Barbie, Elif ve Mert hazırlanmış fenerlerin arasından geçerken, gri bulut da usulca meydanın üstüne geldi. Çok alçalmadı. Sadece gökyüzünde, kimseyi ürkütmeyecek kadar nazikçe durdu.

Yine de birkaç çocuk önce duraksadı. Bir küçük kız annesinin eteğini tuttu. Bir küçük oğlan kaşlarını çattı. Prenses Barbie bunu fark etti ve hemen fenerlerin yanına çıktı.

"Herkese merhaba. Bu gece özel bir misafirimiz var."

Kalabalık merakla baktı. Bulut, sanki daha da utandı. Prenses Barbie devam etti.

"Bu bulut, yağmuru taşıyor. Yağmur olmasa çiçekler susuz kalır, toprak yorulur. Bugün de bize gökyüzünün farklı bir yüzünü gösterecek."

Bir çocuk el kaldırdı. Saçları kıvırcıktı, gözleri ışıl ışıldı.

"Bulut ağlar mı?"

Prenses Barbie diz çöktü, çocuğun göz hizasına indi.

"Bazen. Ama ağlamak kötü değil. Ağlamak, içindeki duygunun konuşmasıdır."

Bulut, bu sözleri duyunca hafifçe titreşti. Sanki biri onu ilk kez gerçekten anlamıştı.

Elif, gri bulut için hazırlanmış boş bir fener getirdi. Fenerin camı tertemizdi.

"Şimdi misafirimiz bir fener süsleyecek."

Bulut panikledi.

"Yapamayacağım… herkes bakıyor."

Prenses Barbie fenerin yanına geldi, fırçayı eline aldı.

"Sen sadece bir renk seç. Ben çizerim."

Bulut kısık bir sesle söyledi.

"Mor."

Prenses Barbie morla küçük bir spiral çizdi. Spiral, bir rüzgâr gibi dönüyordu.

"Başka?"

"Turuncu."

Turuncuyla spiralın içine minik noktalar kondurdu. Noktalar, sanki cesaret taneleriydi.

"Bir de… gri."

Elif şaşırdı ama itiraz etmedi. Prenses Barbie griyi alıp spiralın altına yumuşak bir gölge çizdi. Gölge, resme derinlik kattı. O an kalabalıktan bir çocuk seslendi.

"Bu çok güzel oldu. Gri hiç de kötü değilmiş."

Bulutun içindeki sıkışma biraz gevşedi.

"Gerçekten mi?"

Mert kahkahasını tutamayarak cevap verdi.

"Gerçekten. Hem gri yağmur demek, yağmur da çiçek demek."

Bir başka çocuk fenerin yanına geldi.

"Ben de fenerime gri koyabilir miyim?"

Prenses Barbie başını salladı.

"Elbette. Renkler herkesin."

Bulut, ilk kez biraz daha rahatladı. Meydandaki fenerler birer birer yanmaya başladı. Fakat tam o sırada rüzgâr sertleşti. Bazı fenerler sallandı. Çocukların birkaçının yüzü gerildi. Bulut da paniğe kapıldı. İçindeki yağmur kıpırdadı.

"Ben mi yaptım? Ben mi bozuyorum?"

Prenses Barbie hemen gökyüzüne baktı.

"Hayır. Rüzgâr bazen böyle eser. Bu, senin suçun değil."

Elif, fenerlerin iplerini kontrol ediyordu.

"İpler sağlam ama rüzgâr daha da artarsa bazı fenerler düşebilir."

Mert hızlıca düşünmeye başladı.

"Şu direklerin arasına ek bağlar atarsak sallanma azalır."

Bulut, bir an durdu. Sonra cesaretini toplar gibi konuştu.

"Ben rüzgârı yumuşatabilirim. Ama… bunu yaparsam içimdeki yağmur da sızabilir."

Prenses Barbie’nin sesi çok netti.

"Yağmur sızarsa da sorun değil. Yağmurdan korkmayız. Sen bize yardım etmek istiyorsun, değil mi?"

Bulut titreyen bir sevinçle cevap verdi.

"Evet. İlk kez… gerçekten işe yaradığımı hissetmek istiyorum."

Prenses Barbie gülümsedi.

"O zaman birlikte yapacağız."

Bulut kendini biraz genişletti, rüzgârın sert esişini yumuşatacak şekilde gökyüzünde konumlandı. Rüzgâr birden sakinleşti. Fenerler daha az sallandı. Bu sırada buluttan minicik damlalar düşmeye başladı. Damlalar ağır değildi. Sanki gökyüzü, incelikle bir teşekkür bırakıyordu.

Çocuklar önce şaşırdı, sonra kahkaha attı.

"Yağmur!"

"Ama üşütmüyor!"

"Çok tatlı damlıyor!"

Prenses Barbie, yağmurun altında elini açtı. Damlalar avucuna kondu. O damlalarla birlikte bulutun içindeki gri duygu da biraz hafifledi sanki.

Bulut, çekinerek sordu.

"Kızmadınız mı?"

Elif başını iki yana salladı.

"Hayır. Bu, bir felaket değil. Bu, bir duygu."

Mert de gülerek ekledi.

"Çiçekler şimdi daha da mutlu olacak."

Bulutun sesi bu kez daha dolu, daha parlaktı.

"Ben… ben yalnız değilim artık."

Prenses Barbie’nin gözleri ısındı. Çünkü o an, bulutun içindeki renkler gerçekten görünür olmuştu. Gri bulutun kenarlarında hafif bir mor parıltı, içinde turuncu kıvılcımlar belirdi. Meydandaki insanlar bunu fark etti. Kimse korkmadı. Aksine, hayranlıkla baktılar.

Bir çocuk gökyüzüne el salladı.

"Bulut, sen çok güzelsin!"

Bir diğeri seslendi.

"Yarın da gelir misin?"

Bulut şaşkınlıkla güldü.

"Gelirim… eğer isterseniz."

Prenses Barbie, fenerini kaldırdı. Kendi fenerinde küçük bir kalp çizimi vardı. Kalbin yanında mor bir spiral ve gri bir gölge. Bu, o geceyi anlatan bir resimdi.

"Bu gece öğrendik ki bazı duygular saklanınca ağırlaşır, paylaşılınca hafifler," dedi Prenses Barbie.

Elif, prensesin kulağına fısıldadı.

"Bak, sen de içindeki kaygıyı paylaştın ve şimdi daha rahatsın."

Prenses Barbie gülümsedi, gözleriyle teşekkür etti.

Bulut, meydanın üstünde yumuşakça dolaştı. Yağmur damlaları çoktan durmuştu. Rüzgâr sakindi. Fenerler ışıl ışıldı. Çocuklar fenerlerini havaya kaldırıp dönüyor, aileler onların neşesine karışıyordu.

Gecenin sonunda bulut, prensesin bulunduğu yere biraz daha yaklaştı.

"Prenses Barbie… bana adımı soracak mısın?"

Prenses Barbie şaşırdı.

"Adın var mı?"

Bulut, gururlu ama utangaç bir sesle cevap verdi.

"Var. Bana gri derlerdi. Ama ben kendime başka bir ad istiyorum."

Prenses Barbie düşünmeden konuştu.

"O zaman adın Umut Bulutu olsun. Çünkü bugün meydanı korudun, fenerleri kurtardın ve içindeki renkleri gösterdin."

Bulut sevinçle titreşti.

"Umut Bulutu… bunu sevdim."

Elif de gülümsedi.

"Biz de sevdik."

Mert gökyüzüne el salladı.

"Hoş geldin, Umut Bulutu!"

Ve o gece, Işıltı Krallığı’nda herkes fenerini söndürmeden önce aynı şeyi hissetti: Gökyüzünde tek başına duran hiçbir şey, gerçekten yalnız olmak zorunda değildi. Prenses Barbie ise şunu anladı; kalbinin hızlı atması, onun zayıf olduğunu değil, çok önemsediğini gösteriyordu. Önemseyen kalp, doğru zamanda doğru sözü bulmayı da öğrenirdi.

Umut Bulutu, yıldızların arasına doğru yavaşça yükselirken, meydandaki fenerler bir süre daha parladı. Çünkü o gece renkler yalnızca cam fenerlerde değil, insanların içindeki seslerde de yanmıştı.

Bu Hikayeyi Paylaş

1 Yorum

  • N
    nur

    barbieee masalı

Yorum Yazın