Renkli Toplar Hikayesi
Sabahın erken saatlerinde, küçük bir sahil kasabası olan Gümüştepe’nin parkı her zamankinden daha canlıydı. Hava serin ama güneş inatla kendini gösteriyordu. Parkın ortasında, yıllardır aynı yerde duran büyük çınar ağacı vardı; dalları bir şemsiye gibi yayıldığı için çocuklar orayı oyun alanı seçerdi. Çınarın altında bugün farklı bir şey parlıyordu: rengârenk, yuvarlak bir top… Üstelik sıradan bir top gibi değil; üstünde mavi, turuncu, yeşil, mor ve sarı parçalar vardı, sanki gökkuşağı bir araya gelip top olmuştu.
Topu ilk fark eden, okul çantasını sırtından yeni indirmiş olan Efe’ydi. Bir adım yaklaştı, topa dokunacak gibi oldu, sonra geri çekildi. “Birinin oyuncağı mı acaba” diye düşünürken yanına arkadaşı Zeynep koştu.
— "Efe! Bak, burada top var!"
— "Gördüm… Ama kimse yok. Sabahın bu saatinde kim bırakır?"
Zeynep eğilip topu incelemek istedi. Topun üzerinde, küçücük ama düzgün yazılmış bir etiket vardı. Etiketin üstünde tek bir cümle yazıyordu: “Renkli Top Oyunu başlıyor.”
Efe’nin gözleri büyüdü.
— "Bu bir oyun mu? Biz mi başlatacağız?"
— "Belki de bir yarışma! Şu etikete bak… Sanki bizi çağırıyor."
O sırada parkın girişinden Mert göründü. Mert genelde her şeye önce şüpheyle bakardı. İki arkadaşını çınarın altında görünce el salladı, sonra topu fark edince adımlarını yavaşlattı.
— "Ne buldunuz yine? Bomba falan olmasın?"
— "Mert, saçmalama! Top bu."
— "Top olabilir ama niye burada? Etiket de varmış."
Zeynep etiketi gösterince Mert’in yüzündeki şüphe, yerini meraka bıraktı. Tam o anda parkın diğer ucundan Ela geldi. Ela yeni taşınmıştı, kimseyle tam kaynaşmamıştı. Fakat parkta bir şeylerin konuşulduğunu görünce duraksadı; sonra cesaretini topladı ve yaklaştı.
— "Merhaba… Şey… Ne oluyor?"
— "Merhaba Ela. Rengârenk bir top bulduk. Üstünde oyun yazıyor."
— "Oyun mu? Ben de bakabilir miyim?"
Ela’nın sesi kısık çıkmıştı ama gözleri ışıldıyordu. Efe topu yerden aldı. Top, hafifçe ılıktı; sanki güneşten değil de içinden gelen bir sıcaklık vardı.
— "Tamam. Oyun başlasın mı?"
— "Nasıl başlatacağız ki?"
— "Belki topu yuvarlayınca olur."
Efe topu nazikçe çimlerin üstünde yuvarladı. Top iki metre gitti, sonra kendiliğinden durdu. Durduğu yerdeki çimler hafifçe kıpırdadı; sanki rüzgâr bir anda yön değiştirmişti. Ardından topun içinden ince bir tıkırtı duyuldu. Dört çocuk birbirine baktı.
— "Duydunuz mu?"
— "Evet… Top konuşacak diye korktum!"
— "Konuşsa da dinlerim. Merak ettim."
Bir anda, topun üzerindeki mor parça parladı. Mor ışık, çimlerin üzerine küçük bir halka çizdi. Halka, tam çınarın gövdesinin önüne denk geliyordu. Halka çizilir çizilmez, çınarın kabuğunda sanki bir kapı beliriverdi; ama gerçek bir kapı değil, daha çok kabuğun üzerinde şekil gibi. Kapının üzerinde üç renkli sembol vardı: mavi bir damla, sarı bir yıldız, yeşil bir yaprak.
Zeynep nefesini tuttu.
— "Bu… bu gerçek mi?"
— "Biri şaka yapıyor olmalı."
— "Şaka olsa böyle ışık olur mu?"
— "Ben dokunacağım."
Ela, herkesin beklemediği kadar hızlı davrandı ve kapı şekline elini uzattı. Parmağı kabuğa değdiği an, semboller sırayla parladı. Sonra çınarın gövdesinden çok hafif bir “klik” sesi geldi. Kapı şekli, sanki kabuk aralanıyormuş gibi ince bir çizgiyle açıldı. İçeride karanlık yoktu; yumuşak, renkli bir ışık vardı.
Efe bir adım geri attı.
— "Ela, dikkat et… ya içeri düşersen?"
— "Düşmem. Sadece bakacağım."
— "Bence birlikte bakmalıyız."
Mert, istemeden de olsa öne çıktı. Korksa da “ben korkmam” demeyi severdi. Kapının kenarından içeri bakınca gözleri yuvarlandı.
— "İçeride… kocaman bir oda var!"
— "Nasıl yani, ağacın içinde oda mı olur?"
— "Oluyor işte."
Dört çocuk, birbirlerine bakıp aynı anda karar verdi. İçeri girerlerse belki bir daha geri çıkamazlar diye bir korku vardı ama merak, korkuyu bastırıyordu. Efe topu sıkıca tuttu, Zeynep onun koluna girdi, Mert “en önde ben yürüyeceğim” diye söylendi, Ela ise sessizce gülümsedi.
İçeri adım attıklarında, kendilerini rengârenk bir salonda buldular. Salonun duvarları sanki boyayla yapılmış gibi pürüzsüzdü; yerde ise büyük bir oyun alanı vardı. Oyun alanı, daire şeklinde çizgiler ve bölmelerden oluşuyordu. Tavan yokmuş gibi görünüyordu; yukarı baktıklarında gökyüzü gibi bir mavilik vardı ama bulutlar değil, yavaşça süzülen renk parçaları dolaşıyordu.
Salonun ortasında, küçük bir kürsü vardı. Kürsünün üzerinde, cam gibi şeffaf bir kutu duruyordu. Kutunun içinde minicik bir zil vardı. Zil, birinin dokunmasını bekliyor gibiydi.
— "Bu kesin bir oyun alanı."
— "Şu zili çalsak mı?"
— "Zili çalmak genelde kötü fikir olur."
— "Mert, her şeyden korkuyorsun."
— "Korkmuyorum, sadece düşünceliyim."
Efe, zili çalmak için elini uzattı ama tam o anda kutunun içindeki zil kendiliğinden titredi. Ardından salonun bir köşesinde, sanki hava kıvrılıp açılıyormuş gibi bir görüntü oluştu. Görüntüden yaşlı bir kadın çıktı. Saçları bembeyazdı, ama yüzü çok sıcak bakıyordu. Üzerinde yamalı ama tertemiz bir önlük vardı; önlüğün yamaları bile renkliydi.
— "Hoş geldiniz çocuklar."
— "Siz… siz kimsiniz?"
— "Ben Renk Ustası Nergis. Renkli Top Oyunu’nu korurum."
— "Bu oyun nedir?"
— "Bu oyun, kalbinizdeki duyguları renklere dönüştürür."
Zeynep kaşlarını kaldırdı.
— "Duyguların rengi mi olur?"
— "Olmaz mı? Sevinç sarıdır, cesaret turuncudur, umut yeşildir. Ama en önemlisi, her rengin dengede olmasıdır."
Mert hemen atıldı.
— "Biz neden buradayız? Top bizi çağırdı."
— "Evet. Çünkü bu kasabanın rengi solmaya başladı."
Ela etrafına baktı, duvarlardaki renklerin bazen titreştiğini fark etti.
— "Solmak mı? Ama burası çok renkli."
— "Şimdilik. Bu salon, kasabanın kalbi gibidir. Dışarıdaki renkler soldukça, burası da dengesini kaybeder."
Efe topa baktı. Topun üzerindeki renk parçaları, sanki bir şey duyunca kıpırdamış gibiydi.
— "Peki biz ne yapacağız?"
— "Renkli Top Oyunu’nu oynayacaksınız. Üç tur var. Her turda bir duyguyu doğru yönetmeniz gerekiyor."
— "Kaybedersek?"
— "Kaybederseniz, kasaba griye döner. Ama kazanırsanız, kasaba kendi rengini geri bulur."
Bu sözler parkı, okulu, evlerini düşündürdü. Efe’nin içi bir anda daraldı. Zeynep, “gri” kelimesini duyunca istemeden ürperdi. Mert, “bu iş ciddiye bindi” der gibi yutkundu. Ela ise yavaşça başını salladı.
— "Oynayalım."
Nergis Usta elini kaldırdı. Oyun alanındaki dairelerin bir kısmı parladı. Bir tabela belirdi; üzerinde tek kelime yazıyordu: Sevinç.
— "Birinci tur: Sevinç. Bu turda top sarı olmalı. Ama sarı yapmak için yalnızca gülmek yetmez; sevinci paylaşmak gerekir."
— "Nasıl paylaşacağız?"
— "Her biriniz, size gerçekten iyi gelen bir anı söyleyeceksiniz. Ama bir şartla: bir başkasının da iyi hissetmesine yardım eden bir anı olmalı."
Zeynep hemen konuşmak istedi ama durdu. Düşündü. Efe de düşündü, Mert de. Ela ise gözlerini yere indirdi; belli ki zorlanıyordu.
Efe ilk adımı attı.
— "Ben… geçen hafta küçük kardeşim ağlıyordu. Oyuncağı kırılmıştı. Ben de kendi oyuncak arabamı ona verdim. O gülünce ben de rahatladım."
Topun üzerindeki sarı parça hafifçe parladı.
Zeynep devam etti.
— "Ben de okul çıkışı bir kediyi yağmurdan korumak için kutu yaptım. Sonra komşu teyze gördü, bana sıcak süt getirdi. Kedi de sakinleşti."
Sarı parça daha parlak yandı.
Mert, biraz utangaçça boğazını temizledi.
— "Ben… genelde öyle duygusal şeyler anlatmam ama… geçen ay babam çok yorgundu. Ben de evde sessiz olup kardeşimi oyaladım. Babam biraz uyuyabildi. Sonra bana teşekkür etti."
Topun sarısı artık belirgin biçimde ışıldıyordu.
Sıra Ela’ya geldi. Ela bir an konuşamadı. Gözleri doldu; bu, diğer üçünün de içini burktu. Ela nefes aldı, sesi titreyerek çıktı.
— "Ben… buraya yeni taşındım. Eski mahallemde arkadaşım Ayşe vardı. Taşınacağımı duyunca çok üzüldü. Ben de ona… sevdiği bir defteri hediye ettim. İçine birlikte çizdiğimiz resimleri koydum. O ağladı ama sonra defteri sarıldı, ‘ben seni unutmayacağım’ dedi. O an… hem çok üzüldüm hem de içim sıcak oldu."
Ela’nın anlattığı anı bittiğinde, topun sarı parçası bir güneş gibi parladı. Oyun alanındaki Sevinç tabelası dağılıp sarı bir yağmur gibi yere indi. Salon bir an daha aydınlandı.
Nergis Usta gülümsedi.
— "Sevinç tamam. Şimdi ikinci tur: Korku."
Bir tabela belirdi: Korku. Bu sefer mavi ışıklar dolaştı.
— "Korku, maviye yakındır. Çünkü korku bazen insanı durdurur, bazen de korur. Bu turda top mavi olmalı."
— "Korkuyu nasıl oynayacağız?"
— "Biriniz gözlerini kapatacak. Diğerleri ona yolu tarif edecek. Ama konuşurken birbirinize güvenmeniz gerekiyor. Güven bozulursa, mavi bulanır."
Mert hemen itiraz etti.
— "Ben gözümü kapatmam."
— "O zaman sen tarif edersin."
— "Evet, onu yaparım."
Zeynep gönüllü oldu. Gözlerini kapattı. Oyun alanında çizgiler hareket etti, küçük engeller belirdi; bazıları yumuşak yastık gibi, bazıları ince bir tahta gibi görünüyordu. Zeynep adım atmaya çekindi.
— "Zeynep, sağa doğru iki küçük adım."
— "Emin misin?"
— "Eminim."
Zeynep adım attı, yumuşak bir yastığa bastı. Korku değil, rahatlık geldi. Ela da destek verdi.
— "Şimdi biraz dur. Önünde ince bir çizgi var, onu geçince rahatlayacaksın."
— "Ben göremiyorum… ya düşersem?"
— "Düşmeyeceksin. Biz buradayız."
Efe, Zeynep’in elini tutmak istedi ama Nergis Usta başıyla “hayır” dedi; bu turda dokunmak yoktu. Efe bunun yerine sesiyle daha yumuşak konuştu.
— "Zeynep, nefes al. Üç adım sonra dur."
Zeynep, denileni yaptı. Son adımda bir tahta engelin yanından geçti. Bir an sendeledi, kalbi hızlandı.
— "Ben… kayıyorum!"
— "Hayır, kaymıyorsun. Sol ayağını biraz geri al, sonra öne."
Mert’in sesi bu kez sert değil, sakin çıkmıştı. Zeynep hareketi yaptı ve dengelendi. Tam hedefe vardığında, gözlerini açtı. Önünde küçük bir mavi bayrak belirmişti. Bayrağa dokununca, topun mavi parçası berrak bir göl gibi parladı.
Zeynep’in yüzüne rahatlama yayıldı.
— "Korktum ama… siz konuşunca içim düzeldi."
— "Ben de garip oldum… tarif ederken sorumluluk hissettim."
— "İşte güven böyle bir şey."
Nergis Usta başını salladı.
— "Korku tamam. Üçüncü tur: Kırgınlık."
Salonun ışığı bir an kısıldı. Tabela belirdi: Kırgınlık. Mor ve gri karışımı bir ışık dolaştı.
— "Kırgınlık, renkleri bozar. Çünkü içinde söylenmemiş sözler taşır. Bu turda topun rengi yeşile dönmeli. Yeşil, onarmanın rengidir."
— "Kırgınlık oyunu nasıl olur?"
— "Herkes, birine kırıldığı bir anı hatırlayacak. Ama suçlamak yok. Sadece duyguyu söyleyeceksiniz. Sonra da aynı kişiye söyleyemediğiniz bir cümleyi söyleyeceksiniz."
Efe’nin boğazı düğümlendi. Zeynep’in kaşları çatıldı. Mert gözlerini kaçırdı. Ela’nın dudakları titredi. Bu tur, en zoruydu.
Efe başladı.
— "Ben… bazen babam söz verip gelmeyince kırılıyorum. ‘Geliyorum’ diyor ama işi uzuyor. O zaman… kendimi önemsiz sanıyorum."
— "Söyleyemediğin cümle?"
— "Babacığım, ben seni beklerken zaman çok uzun geliyor, keşke bana küçük de olsa haber versen."
Topun yeşil parçası çok hafif parladı.
Zeynep derin nefes aldı.
— "Ben… en yakın arkadaşım geçen ay benim sırrımı başkasına söylemişti. Çok utandım. Sonra da ona bağırdım. Ama aslında… içimde daha çok kırıldım."
— "Söyleyemediğin cümle?"
— "Ben sana güvenmiştim, o güveni kaybetmek beni korkuttu. Ama yine de konuşarak düzeltebiliriz."
Yeşil ışık biraz güçlendi.
Mert’in sesi kısık çıktı.
— "Ben… bazen Efe’ye kırılıyorum. Çünkü hızlı karar veriyor. Ben düşünmek istiyorum ama sanki beni yavaş sanıyor."
— "Söyleyemediğin cümle?"
— "Efe, ben yavaş değilim. Sadece dikkatliyim. Bunu küçümseme."
Efe Mert’e baktı; gözlerinde gerçek bir pişmanlık vardı.
— "Haklısın."
Sonra Ela konuştu. Bu kez gözlerini kaçırmadı.
— "Ben… yeni geldiğim için, bazen insanların beni istemediğini düşünüyorum. Okulda konuşurken araya girmeye çekiniyorum. Kırgınlığım… aslında kimseye değil, kendime de."
— "Söyleyemediğin cümle?"
— "Ben buraya ait olmak istiyorum. Bana şans verir misiniz?"
Bu cümle söylenir söylenmez, topun yeşil parçası birden canlandı. Yeşil ışık bütün topa yayıldı; sarı ve mavi parçalar da dengeli bir şekilde parladı. Salonun havası değişti; ağır bir taş kalkmış gibi oldu.
Zeynep, Ela’ya doğru bir adım attı.
— "Ela, zaten buradasın. Biz de seninle oynamak istiyoruz."
Efe de ekledi.
— "Ben bazen hızlıyım, fark ettim. Ama bundan sonra daha çok dinlerim."
Mert, kısa bir an durdu; sonra beklenmedik şekilde gülümsedi.
— "Ben de fazla şüpheciyim. Ama… bu oyun işe yaradı."
Nergis Usta, kürsünün yanına geldi. Zilin kutusu kendiliğinden açıldı. Nergis Usta zili çalmadı; zil kendi kendine, ince bir sesle çınladı. Salonun duvarlarındaki renkler bir an döndü, döndü, sonra sakinleşti.
— "Oyunu tamamladınız. Kasabanın rengi geri dönüyor."
— "Peki bu nasıl olacak? Biz dışarı çıkınca ne göreceğiz?"
— "Daha parlak çiçekler, daha canlı gökyüzü… ama en önemlisi, birbirinizi daha iyi anlayacaksınız."
Top, Efe’nin elinde hafifledi. Etiketi kayboldu. Sanki görevini tamamlamıştı. Çınar kapısı tekrar belirdi; dışarıdan parkın sesi geliyordu: kuşlar, uzaktan bir simitçinin sesi, rüzgârın hafif uğultusu.
Dışarı çıktıklarında park aynı park gibiydi ama bir şey farklıydı. Çimler daha yeşil görünüyordu. Çınarın yaprakları daha canlıydı. Gökyüzü daha mavi, güneş daha sıcak. Belki gerçekten renk geri gelmişti, belki de çocukların içindeki hisler değiştiği için dünya daha renkli görünüyordu.
Efe topu yere bıraktı. Top bu kez sıradan bir top gibi duruyordu; parlamıyor, tıkırdamıyor, sadece rengârenk görünüyordu.
— "Bitti mi şimdi?"
— "Bence bitmedi. Bizde başladı."
— "Ben hâlâ inanamıyorum ama… iyi ki girdik."
— "Ben de… iyi ki yanınızdaydım."
Zeynep topu hafifçe dürttü. Top yuvarlandı ve çınarın altında durdu; sanki “ben buradayım” der gibi. Çocuklar bir süre sessiz kaldı. Sonra Efe, kasıtlı olarak gülümseyip topu ortaya attı.
— "Hadi. Renkli Top Oyunu’nun park versiyonu: kim topu alırsa, birine iyi gelecek bir şey söylesin."
— "Kural koydun yine!"
— "Ama bu sefer güzel kural."
— "Tamam… oynayalım."
Top havada döndü, güneşin altında bir an parladı. Sonra Zeynep’in ellerine düştü.
— "Ben başlıyorum. Efe, az önce Mert’e ‘haklısın’ demen hoşuma gitti. İnsan hata kabul edince daha güçlü oluyor."
Mert’in yüzü kızardı, ama kötü anlamda değil.
— "Ben de… Ela, ‘bana şans verir misiniz’ demen cesaret işi. Bunu söyleyebilen biri zaten oyunun en zor kısmını geçmiş demektir."
Ela’nın gözleri doldu ama bu kez gülümseyerek.
— "Teşekkür ederim. Ben de… Zeynep, az önce bana ‘zaten buradasın’ dedin ya… içimde bir yer rahatladı."
Efe topu tekrar aldı, bir an durdu.
— "Ben de şunu söyleyeceğim: Bu top olmasa da biz birbirimizi duyabiliriz. Yeter ki susmayalım."
Parkın içinde, çınarın gölgesinde, rengârenk bir topun etrafında dört çocuk gülerek oyuna devam etti. O gün, kasabanın rengi geri gelirken, belki de asıl değişen şey şuydu: artık duygularını saklamak yerine paylaşmanın, bir oyundan bile daha güçlü bir şey olduğunu öğrenmişlerdi.
1 Yorum
teşekkürler
Yorum Yazın