Simli Kale Hikayesi
Çisil, cebindeki küçük cam şişeyi salladıkça içindeki simler kar tanesi gibi dönüp duruyordu. Şişeyi, mahalledeki eski su değirmeninin arkasında bulmuştu. Üzerinde ne etiket vardı ne de kapak izi; sanki şişe kendi kendine var olmuş gibiydi. En tuhafı da şuydu: Çisil şişeyi sallayınca, uzaklardan minicik bir çan sesi geliyordu.
Barın, değirmenin taş duvarına yaslanmış, merakla şişeye bakıyordu.
— "Çisil, onu bana da sallatsana. Belki içinden kurabiye çıkar."
Çisil güldü, ama gülüşü yarım kaldı. Çünkü şişeyi bir kez daha salladığı an, değirmenin arkasındaki yosunlu duvarın üzerinde simli bir çizgi belirdi. Çizgi, biri parmağıyla ışıkla resim çiziyormuş gibi büyüdü ve bir kapıya dönüştü. Kapının tokmağı bile simden yapılmıştı; ışıldıyor ama göz almıyordu.
— "Gördün mü? Ben uydurmuyorum!"
— "Ben de uydurmuyorum. Kalbim karnımın içinde zıplıyor!"
İkisi kapıya yaklaştı. Kapıdan, sanki birinin gülümsemesi duyulur gibi yumuşak bir titreşim geliyordu. Çisil tokmağa uzandı ama tam dokunacakken tokmak kendi kendine kıpırdadı.
— "Şşşt! Tık tık değil, kık kık!"
Barın bir an dondu, sonra gözlerini büyüttü.
— "Kapı konuştu!"
Kapı tokmağı, simlerini titreterek yeniden ses verdi.
— "Simli Kale’ye giriş bileti kahkahadır. En az bir tane kıkırdama, iki tane gıdıklanma, üç tane de gülümseme isterim!"
Çisil şaşkınlıkla Barın’a baktı. Barın hemen ciddi bir yüz takınmaya çalıştı, ama bu daha komik oldu.
— "Ben… ben çok ciddiyim!"
Çisil dayanamadı, kıkırdadı. Barın da kendini tutamadı. İkisi gülerken tokmak bir anda parladı ve kapı, sanki içeri buyur eder gibi açıldı.
İçerisi… bir masalın içi gibiydi. Gökyüzü şeker pembesi değil, tam kararında açık mavi; bulutlar pamuk gibi değil, sanki sabun köpüğüyle çizilmişti. Yol taşları simliydi ama kaygan değildi. Etrafta ince ince çınlayan minik çanlar vardı; rüzgâr estiğinde melodiler birbirine karışıyordu.
Kapının hemen yanında, fındık boyunda bir görevli belirdi. Saçları kıvılcımlar gibi, gözleri de küçük yıldızlar gibi parlıyordu. Kendini öyle önemle tanıttı ki Barın gülmemek için dudaklarını ısırdı.
— "Ben Kıvılcım. Simli Kale’nin Gülüş Memuruyum."
— "Gülüş memuru mu? Memurlar güler mi?"
— "Burada herkes güler. Gülmeyenler… simleri söndürür."
Çisil’in içi hafifçe ürperdi. Çünkü o an, kalenin yüksek kulelerine baktı ve bazı taşların sönükleştiğini fark etti. Sanki birileri üzülmüş de simler kırılmış gibi duruyordu.
— "Niye sönmüş o taşlar?"
Kıvılcım, ciddileşti. Ama ciddiliği bile komikti; kaşlarını çatınca kaşlarının ucundan iki sim tanesi düştü.
— "Kalenin Kahkaha Makinesi durdu. Makine durunca sim üretimi azalır. Sim azalınca kuleler solar. Kuleler solunca… çanlar da susar."
Barın hemen atıldı.
— "Kahkaha Makinesi mi? Nerede o? Biz tamir ederiz."
— "Tamir işi kolay değil. Makine, yalnızca gerçek bir eğlenceyle çalışır. Zorla gülünce tıkanır."
Çisil, bir an utandı. Çünkü bazen komik bir şey olduğunda bile içinden gülmek gelmez, sırf ayıp olmasın diye gülümserdi. Şimdi bunun işe yaramayacağını öğrenmişti.
Kıvılcım onları kalenin avlusuna götürdü. Avlunun ortasında, devasa bir makine vardı: Dişlileri şeker kamışı gibi kıvrımlı, kolları tahta kaşık gibi genişti. Üstünde de koskoca bir huni duruyordu; huninin üstünde simli harflerle bir yazı parlıyordu.
— "Huniden sadece kahkaha dökülür."
Barın huninin içine baktı.
— "Benim kahkaham yeter mi? Ben bazen hapşırınca bile gülerim."
Çisil, gergin gergin güldü.
— "Ben… ben bazen hiç gülemiyorum. Ya makine benim yüzümden bozulursa?"
Kıvılcım, Çisil’in omzuna minicik bir sim serpti. O sim, omzunda kayıp giderek bir kalbe dönüştü.
— "Korkma. Burada mesele çok gülmek değil. Gerçekten eğlenmek."
O sırada kalenin içinden ağır adımlarla bir nöbetçi çıktı. Boyu neredeyse kapı kadar uzundu, zırhı gümüş değil, sedef gibi parlıyordu. Adı Uraz’dı; yüzü ciddi, bakışı yumuşaktı.
— "Makineyi çalıştırmak için üç deneme hakkınız var."
Barın hemen parmak kaldırdı.
— "Birinci deneme: Komik yürüyüş!"
Barın dizlerini tuhaf tuhaf kırarak yürümeye başladı. Çisil önce gülmemek için direndi, sonra Barın bir anda geriye doğru yürürken kendi ayağına takılıp yerde döndü. Ama düşmedi; sanki yer onu tutup hop diye geri kaldırdı. Barın şaşkınlıkla kollarını açtı.
— "Ben düşmedim! Yer beni seviyor!"
Çisil kahkahayı patlattı. Kahkaha, sanki görünmez bir ip gibi havaya yükseldi ve huninin içine aktı. Makinenin dişlileri bir tık döndü… ama sonra durdu.
Uraz başını salladı.
— "Güzel ama yetmedi."
Çisil’in içi burkuldu. Barın da bir an sessizleşti. Tam o anda, Kıvılcım koşup Çisil’in şişesini aldı ve avuçlarının arasında çevirdi.
— "İkinci deneme: Simli Tekerleme Yarışı!"
Kıvılcım, bir tekerleme uydurdu ve Çisil’e göz kırptı.
— "Sen söyle, Barın yanlış anlasın, sonra sen düzelt. Ama düzeltirken daha komik yap."
Çisil derin nefes aldı. Utancı tekrar geldi ama bu sefer üstüne gitmeye karar verdi.
— "Sim sim, saçım kim? Sedef gibi taşım kim!"
Barın hemen bağırdı.
— "Saçım kim mi? Benim saçım var! Senin saçın da var! Demek saçlarımız akraba!"
Çisil gülerken düzeltmeye çalıştı.
— "Hayır, saçlarımız akraba değil. Ama senin şapkan akraba olabilir, çünkü kafana yapışmış!"
Barın şapkasını çıkarınca şapkanın içinden minik bir çan çıktı ve ding diye öttü. Barın şaşkınlıktan gözlerini kocaman açtı.
— "Benim kafam çan mı olmuş!"
Çisil öyle bir güldü ki gözlerinden yaş geldi. O yaşlar yere düşünce simli küçük gölcükler oluştu. Huninin içine bu kez daha güçlü kahkahalar aktı. Makinenin dişlileri dönmeye başladı, kolları çalıştı, üstteki huniden ince ince ışık döküldü. Kale duvarları sanki nefes alır gibi parladı.
Uraz’ın yüzünde ilk kez bir gülümseme belirdi.
— "Bir deneme hakkınız kaldı, ama makine çalışıyor. Son dokunuş lazım."
Kıvılcım ciddileşti.
— "Son dokunuş, kalbinizin en komik anısıdır. Ama kendinizi küçük düşürmek değil; kendinize gülmektir."
Çisil’in aklına, geçen hafta sınıfta yanlışlıkla öğretmen yerine duvardaki haritaya günaydın dediği an geldi. O an çok utanmıştı. Şimdi düşününce komikti. Çisil kıkırdamaya başladı, sonra kıkırdaması kahkahaya döndü.
— "Haritaya günaydın demiştim… ve harita cevap vermemişti!"
Barın kahkahayla ekledi.
— "Harita cevap verseydi, ben de sıraya selam verirdim!"
İkisi öyle içten güldü ki huninin içi ışıkla doldu. Makine bir anda gürültüsüzce hızlandı; simler, avluya kar taneleri gibi yağdı. Kalenin tüm kuleleri parladı, çanlar yeniden şarkı söylemeye başladı. Gökyüzündeki bulutlar bile daha canlı göründü.
Kıvılcım ellerini açtı, sevinçten zıpladı.
— "Başardınız! Simli Kale yine ışıl ışıl!"
Çisil, içindeki sıkışmayı fark etti; sanki bir düğüm çözülmüştü.
— "Ben… gülmekte kötü değilmişim. Sadece bazen korkuyormuşum."
Uraz başını eğdi.
— "Cesaret bazen kılıçla olmaz. Bazen kahkahayla olur."
Barın, yere düşen simlerden bir avuç aldı.
— "Bunları eve götürebilir miyiz? Annem yemeğe sim katarsam kızar mı?"
Kıvılcım kahkaha attı.
— "Yemeğe değil, hikâyeye kat. Sim en çok hikâyede parlar."
Kapı yeniden belirdiğinde, Çisil şişeyi cebine koydu. Bu kez şişe ağır değildi; sanki içi umutla dolmuştu. Değirmene geri döndüklerinde gece hâlâ aynı geceydi, ama Çisil’in içi aynı değildi. Barın’la göz göze geldi, ikisi de bir şey söylemeden güldü.
— "Yarın yine gelir miyiz?"
— "Geliriz. Ama bu sefer kapıyı çalmayız."
— "Nasıl yani?"
Çisil göz kırptı.
— "Kık kık yaparız."
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın