Uğur Böceği ve Karınca Hikayesi

Pelin Kaya 04.01.2026 67 Okunma Sayısı Hayvanlar Alemi Hikayeleri 0 Yorum
Uğur Böceği ve Karınca Hikayesi
Sesli Masal

Güneş, çimenlerin üstüne bal gibi bir ışık döküyordu. Sabahın serinliği daha yeni yeni çekiliyordu ama bahçedeki hayat çoktan başlamıştı. Yaprakların altından çıkan karıncalar, minik ayaklarıyla toprağı tıkır tıkır döverken, çiçeklerin üstünde arılar hummalı bir şarkı söylüyordu. Tam da o sırada, bir papatyanın üstünde kırmızı puantiyeleriyle parlayan bir uğur böceği kanatlarını gerdi.

Adı Eylül’dü.

Eylül, uyanır uyanmaz önce puantiyelerini saydı. Her sabah bunu yapardı. Çünkü puantiyeler onun için bir çeşit cesaret sayacıydı. Ne kadar parlak görünürlerse, o kadar iyi hissederdi.

Bir dalın gölgesinde ise başka bir hayat akıyordu. Karıncaların kurduğu düzenli şehrin girişinde, küçük ama ciddi bir karınca duruyordu. Diğerlerinden biraz daha dikkatli, biraz daha düşünceli bakıyordu etrafa.

Adı Baran’dı.

Baran, karınca yuvasının girişinde nöbet tutanlardan biriydi. İşini ciddiye alırdı. Çünkü bir kez, rüzgâr yüzünden yuvalarının girişine toprak dolmuş, herkes saatlerce uğraşmıştı. O günden sonra Baran, her şeyi önceden hesaplamayı kendine görev edinmişti.

Eylül, papatyadan aşağı süzülüp toprağın üstünde yürürken karınca yolunu gördü. Yol o kadar dümdüz ve düzenliydi ki Eylül şaşırdı. Sanki biri görünmez bir cetvelle çizmiş gibiydi.

Tam o sırada Baran, Eylül’ü fark etti. Kırmızı parlak bir şey, karınca yolunun kenarında duruyordu.

— Dur orada! dedi Baran, sesini olabildiğince ciddi yaparak. — Bu yol karınca yolu. Düzen bozulmasın.

Eylül önce irkildi, sonra gülümsedi. Uğur böcekleri gülümseyince, sanki bütün yüzleri parlıyormuş gibi olurdu.

— Merhaba, ben Eylül. Yolunuza basmadım ki, kenardayım. dedi.

Baran, Eylül’e tepeden tırnağa baktı. Puanlar… parlak kanatlar… kendinden emin bir duruş… Baran’ın dünyasında bunlar “hesaplanması zor” şeylerdi.

— Kenarda olman iyi. Çünkü bu yolun bir ritmi var. Her adım, her taşıma… hepsi planlı. dedi Baran. — Sen… biraz hızlı görünüyorsun.

— Hızlı değilim, neşeliyim. dedi Eylül. — Neşe bazen hızlı anlaşılır.

Baran bu cümleyi anlamamış gibi kaşlarını çattı. Karıncaların kaşı var mıydı? Vardı işte; Baran’da kesinlikle vardı.

— Neşe, işe engel olmamalı. dedi.

Eylül, Baran’ın sesindeki sertliği duydu ama alınmadı. Çünkü o sertliğin altında yumuşak bir yer olduğunu hissetmişti. Bazı canlılar sert konuşur ama içleri pamuktur, sadece kimse fark etmez.

— Senin adın ne? diye sordu.

— Baran. dedi karınca.

— Baran… güzel isim. Ben de sana bir şey soracağım. Hep böyle mi yaşıyorsunuz? Hiç oyun yok mu? dedi Eylül.

Baran’ın gözleri büyüdü.

— Oyun mu? Bizim işimiz var. Kış gelir. Yağmur gelir. Yapraklar düşer. Toprak soğur. Biz hazırlıklı olmazsak aç kalırız. dedi.

Eylül, bir an sustu. Gökyüzüne baktı. Bulutlar pamuk gibi geçiyordu. Kış… Eylül kışı biliyordu. Soğuğu, saklanmayı, bazen yalnız kalmayı… Ama Baran’ın anlattığı kadar ağır düşünmemişti hiç.

— Haklısın. Hazırlık önemli. dedi Eylül. — Ama kalbin de hazırlanmalı. Kalp, neşeye hazırlanmazsa kış çok uzun gelir.

Baran, Eylül’ün bu sözlerine cevap veremedi. Çünkü ilk defa biri ona “kalp”ten bahsediyordu. Karıncalar genelde “ambar”, “tahıl”, “nöbet”, “koloni” derdi.

Baran tam konuşacakken uzaktan bir gürültü geldi. Yaprakların üstünde bir titreme, toprağın içinde bir sarsıntı… Sonra kocaman bir gölge.

Bahçenin yanındaki patikadan bir çocuk koşuyordu. Ayağında büyük ayakkabılar vardı. Ayakkabılar, karıncaların dünyasında küçük birer dağ gibiydi.

Baran panikledi.

— Tehlike! Herkes sağa! Yuvaya! diye bağırdı.

Karıncalar bir anda hızlandı. Düzenli yol bir anda daha da hızlandı ama düzen bozulmadı. Sanki hepsi aynı anda aynı komutu almıştı.

Eylül de ürktü. Çünkü uğur böcekleri ezilmekten korkardı. Kırmızı kanatlar parlak olabilir ama ayakkabı karşısında küçücük kalırdı.

Eylül uçmak için kanatlarını açtı, fakat çocuk tam o sırada koşarken bir çömleğe çarptı. Çömlek hafifçe devrildi, içindeki sulama kabı yana kaydı ve toprakta küçük bir su kanalı açıldı. Suyun yolu, tam karınca yoluna doğru akıyordu.

Baran bunu gördü ve dondu.

— Hayır… su geliyor… dedi fısıltıyla.

Karınca yuvasının girişine su dolarsa, içerideki yavrular ve depolar zarar görebilirdi. Baran’ın aklından bir sürü şey geçti: Tüneller, ambarlar, nöbet listeleri… Ama su, plan dinlemezdi.

Eylül ise bir an durdu. Sonra karınca yolunun yönünü, suyun akışını, etraftaki yaprakları ve küçük taşları hızlıca inceledi. Uğur böcekleri, karıncalardan farklı düşünürdü. Karınca plan yapar, uğur böceği fırsat görürdü.

— Baran! Bana bak! Suyu yönlendirebiliriz. dedi Eylül.

Baran şaşkındı.

— Nasıl? Biz çok küçüğüz. Su büyük. dedi.

Eylül, bir yaprağın altına uçtu, orada kıvrılmış bir kuru yaprak parçasını buldu. Sonra küçük bir çiçek sapını itti. Birkaç denemeden sonra sap, küçük bir kaldıraç gibi durdu.

— Siz taş taşıyorsunuz ya… şimdi taşları buraya. Şu ince çizgi boyunca. dedi Eylül. — Bir set yapacağız. Suyu karınca yolundan başka yöne çevireceğiz.

Baran, ilk kez Eylül’ün gözlerinde ciddi bir ışık gördü. Neşeli ama ciddiydi. Bu Baran’ın alışık olmadığı bir şeydi.

— Hepiniz! diye bağırdı Baran. — Taş taşıma planı değişti! Şu çizgiye taş! Hızlı!

Karıncalar bir an duraksadı. Çünkü plan değişikliği karınca dünyasında büyük şeydi. Ama Baran güven veriyordu. Ayrıca suyu da görüyorlardı.

Karıncalar taş taşımaya başladı. Küçük çakıllar, toprak parçaları, kuru yapraklar… Eylül havadan yönlendiriyor, Baran yerden organize ediyordu. Bir ekip olmuşlardı.

— Şu taş biraz daha sola! dedi Eylül.
— Tamam! Senin dediğin gibi! dedi Baran.
— Daha hızlı, su yaklaşıyor! diye bağırdı Eylül.

Suyun ince kanalı setin kenarına geldi. Bir an, sanki set çökecekmiş gibi oldu. Baran kalbinin güm güm attığını hissetti. Kendi kendine “olmaz, olmaz” diyordu.

Eylül ise setin en zayıf yerine uçtu. Oraya küçük bir kozalak parçası itti. Kozalak parçası, boşluğu tıkadı. Su bir an durdu, sonra yön değiştirdi. Karınca yolunun yanından akıp, başka bir çukurdan bahçenin kenarına doğru ilerledi.

Tehlike geçmişti.

Baran, derin bir nefes aldı. Karınca nefesi nasıl olurdu bilinmez ama Baran’ın omuzları düşmüş gibiydi.

— Başardık… dedi Baran.

Eylül, papatyanın üstüne kondu ve kanatlarını kapattı.

— Başardınız. Ben sadece kıvılcımı yaktım. Ateşi siz taşıdınız. dedi.

Baran, bu cümleyi çok sevdiğini fark etti ama belli etmedi. Yine de sesi yumuşadı.

— Teşekkür ederim Eylül. Eğer sen olmasaydın… dedi.

Eylül, Baran’ın sözünü kesti.

— Eğer ben olmasaydım, siz yine bir yol bulurdunuz. Ama belki çok yorulurdunuz. Ben de bunu istemedim. dedi.

Karıncalar yuvanın önünde toplanmıştı. Bazıları Eylül’e şaşkın, bazıları hayran bakıyordu. Koloninin yaşlı karıncalarından biri öne çıktı. Adı Nermin’di. Nermin, uzun zamandır yuvadaydı ve herkes ona saygı duyardı.

— Uğur böceği Eylül, bize yardım ettin. Bizim düzenimiz var ama bazen düzenin de yeni fikre ihtiyacı olur. dedi Nermin.

Baran, Nermin’in böyle konuşmasına şaşırdı. Çünkü Nermin kolay kolay bir yabancıya övgü yapmazdı.

Eylül başını eğdi.

— Ben de sizden bir şey öğrendim. dedi. — Birlikte hareket edince küçük şeyler büyük olur.

Baran, kendini tutamadı.

— Ben de senden bir şey öğrendim. dedi. — Plan her şey değilmiş. Bazen… cesaret ve hızlı düşünmek de gerekirmiş.

Eylül gözlerini kırpıştırdı.

— Senin ağzından bunları duymak zor iş. dedi şakayla karışık.

Baran utanmış gibi oldu.

— Ben… şey… ben ciddi bir karıncayım. dedi.

Eylül güldü.

— Ciddi olmak kötü değil. Ama arada bir gülmek, ciddiyeti daha güçlü yapar. dedi.

O günün akşamına doğru bahçenin rengi değişti. Güneş kızıl bir top gibi inerken, karıncalar yuvanın girişinde küçük bir kutlama yaptı. Kutlama dediğin, karıncalar için abartılı olmazdı. Bir iki ekstra tahıl tanesi, biraz daha yumuşak konuşmalar, bir de herkesin birbirine bakıp “iyi iş” der gibi başını sallaması…

Eylül de onlarla kaldı. Normalde uğur böcekleri akşam serininde yaprak altına çekilirdi. Ama bu akşam, bir yere kaçmak istemedi.

Baran, Eylül’ün yanına geldi. Sesini iyice alçalttı; sanki bahçe bile duymasın ister gibi.

— Eylül… bugün korktum. dedi.

Eylül şaşırmadı. Çünkü Baran’ın korktuğunu anlamıştı zaten.

— Korkmak normal. dedi Eylül. — Korku, kalbin alarmı. Ama alarm çalınca kaçmak zorunda değilsin. Bazen alarm çalınca… birlikte çözersin.

Baran, bir süre sustu. Sonra gözlerini yere indirdi.

— Ben hep herkesin güvende olmasını istiyorum. O yüzden sert konuşuyorum. dedi. — Ama bazen… kimse beni anlamıyor sanıyorum.

Eylül, çok dikkatli bir şekilde Baran’ın yanına yaklaştı. Uğur böceği küçücük bir canlıydı ama bazen yakın durmak, kocaman bir destek olabilirdi.

— Ben seni anladım. dedi Eylül. — Senin sertliğin, kalbinin kabuğu gibi. İçeride yumuşak bir yer var.

Baran’ın gözleri doldu. Karıncanın gözyaşı görünür müydü? Belki görünmezdi, ama Baran’ın sesi titredi.

— Benim de neşeye ihtiyacım varmış. dedi.

Eylül, kanatlarını biraz araladı. Puantiyeleri gün batımında daha da parlıyordu.

— O zaman anlaşalım. dedi. — Sen bana hazırlığı öğret. Ben de sana neşeyi hatırlatayım.

Baran, ilk kez tam anlamıyla gülümsedi. Bu, karınca dünyasında nadir bir olaydı.

— Anlaştık. dedi.

Ertesi gün sabah, bahçede yeni bir düzen vardı. Karınca yolu yine dümdüzdü, yine planlıydı. Ama yolun kenarına küçük bir işaret konmuştu: minik bir yaprak parçası, üstüne iki küçük taşla puantiye gibi noktalar yapılmıştı.

Eylül bunu görünce şaşırdı.

— Bu ne? diye sordu.

Baran, biraz gururlu biraz da çekingen konuştu.

— Bu… senin için. dedi. — Yolu bozmuyor. Ama bize şunu hatırlatıyor: Bazen bir yabancı, aile gibi olabilir.

Eylül’ün içi ısındı. Uğur böcekleri sıcaklığı sevmez mi? Severdi. Ama Eylül’ün hissettiği sıcaklık güneşten değildi.

— Baran… sen artık sadece ciddi bir karınca değilsin. dedi.
— Neyim peki? dedi Baran.
— Cesur bir arkadaşsın. dedi Eylül.

Ve bahçe, o gün bir kez daha şunu öğrendi: Küçücük canlılar bile, birbirini dinleyince kocaman sorunları çözebilir. Üstelik bunu yaparken kalplerini de büyütebilirler.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın