Uzun Saçlı Prenses Hikayesi
Güneşin sabahları altın gibi parladığı, akşamları ise gökyüzünü turuncu ve mor renklere boyadığı Uluova Krallığı varmış. Bu krallığın en yüksek tepesinde, beyaz taşlardan yapılmış ince uzun bir kule yükselirmiş. Kulenin penceresinden her sabah aşağı doğru uzanan uzun, parlak ve ipek gibi saçlar, krallık halkı için umut işaretiymiş.
Bu saçlar Prenses Elif’e aitmiş.
Elif, doğduğunda herkes onun saçlarının bu kadar uzun olacağını sanmamış. Ama yıllar geçtikçe saçları uzamış, uzamış ve sanki rüzgârla konuşur hale gelmiş. Elif saçlarını taradığında rüzgâr yumuşar, saçlarını ördüğünde kuşlar daha neşeli ötermiş.
Ama Elif’in kalbinde bir eksiklik varmış. Kule çok yüksek, dünya ise çok genişmiş.
Her sabah pencerenin önüne oturur, aşağıdaki köyü izlerken içinden konuşurmuş:
— Keşke sadece bakmakla yetinmesem… Keşke insanların seslerini yakından duyabilsem.
Kral Mehmet, kızını çok severmiş ama onu korumak için kulede tutarmış. Çünkü yıllar önce krallığın dışındaki fırtınalı vadiden gelen söylentiler onu korkutmuş. Elif’in saçlarının özel olduğu, rüzgârla sır paylaştığı konuşuluyormuş.
Bir gün, kral kuleye çıkmış. Elif saçlarını tarıyormuş.
— Kızım, demiş yumuşak ama kararlı bir sesle.
— Baba, yine mi dışarı çıkamayacağım?
— Henüz değil Elif. Dünya her zaman sandığın kadar güvenli değil.
Elif başını eğmiş ama içindeki merak daha da büyümüş.
Aynı gün köyde, marangozun oğlu Ahmet adında meraklı bir çocuk varmış. Ahmet, kulenin yanından her geçtiğinde yukarı bakar, pencereden sarkan saçları görürmüş.
— Bu saçlar gerçekten rüzgârla mı konuşuyor acaba? diye mırıldanırmış.
Bir akşamüstü, gökyüzü griye dönerken aniden güçlü bir rüzgâr çıkmış. Rüzgâr, kulenin etrafında dönüp durmuş. Elif saçlarını toparlamaya çalışırken fısıltılar duymuş.
— Elif… Elif… Dinle bizi…
Elif’in kalbi hızla atmış.
— Kim var orada? diye fısıldamış.
Rüzgâr saçlarının arasından geçerek cevap vermiş:
— Zaman geldi. Dünya seni çağırıyor.
O gece Elif uyuyamamış.
Ertesi gün Ahmet, cesaretini toplayıp kulenin yakınına gitmiş. Rüzgâr yine esiyormuş. Tam o sırada Elif pencereye çıkmış. Göz göze gelmişler.
İlk kez biri ona sadece yukarıdan bakmamış.
— Merhaba… demiş Elif çekingen bir sesle.
Ahmet şaşkın ama gülümseyerek cevap vermiş:
— Merhaba Prenses. Gerçekten konuşabiliyorsun.
İkisi de gülmüş.
Günler geçtikçe konuşmaları artmış. Elif köyü sormuş, Ahmet tarlaları, çocuk oyunlarını, pazar yerindeki sesleri anlatmış.
— Dünya çok mu büyük?
— Büyük ama korkutucu değil. Merak edersen güzelleşiyor.
Bir gün Elif kararını vermiş.
— Ahmet, aşağı inmek istiyorum. Korkuyorum ama daha çok kalırsam kalbim küçülecek.
Ahmet düşünmüş.
— Bir yol buluruz. Ama bu senin yolun olmalı.
O gece rüzgâr yeniden gelmiş. Elif saçlarını örmüş, uzun bir halat gibi aşağı sarkıtmış. Rüzgâr saçlarını yumuşatmış, düğümlerini sağlamlaştırmış.
— Hazırım, demiş Elif kendi kendine.
Ama tam inmeye başladığı anda kral kuleye girmiş.
— Elif! Ne yapıyorsun?
Elif durmuş. Gözleri dolmuş ama sesi titrememiş.
— Baba, korkarak yaşamak beni korumuyor. Beni küçültüyor.
Kral ilk kez kızının gözlerinde bu kadar kararlılık görmüş.
Uzun bir sessizlik olmuş. Rüzgâr bile durulmuş.
Sonunda kral derin bir nefes almış.
— Git. Ama unutma, geri dönebileceğin bir yuvan var.
Elif gözyaşlarıyla gülmüş.
Aşağı indiğinde ayakları toprağa değmiş. Toprak sıcakkanlıymış. Ahmet ona uzaktan el sallamış.
— Hoş geldin dünyaya, Prenses Elif.
— Hoş buldum… Gerçekten hoş buldum.
O günden sonra Elif kuleye hapsolmamış. Saçları artık sadece rüzgârla değil, çocuk kahkahalarıyla, pazar sesleriyle, dostluklarla konuşur olmuş.
Uzun saçlı prenses, artık sadece bir masal değilmiş. Cesaretin sessiz ama güçlü haliymiş.
Ve Uluova Krallığı’nda herkes şunu öğrenmiş:
Bazen en uzun yol, bir adım cesaretle başlarmış.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın