Yalancı Çoban Hikayesi
Köyün üst tarafında, rüzgârın otları dalga dalga yatırdığı geniş bir tepe vardı. Tepeden bakınca kiremit çatılar, dumanı tüten bacalar ve sabahın erken saatlerinde tarlalara yürüyen insanlar görünürdü. O tepenin en yüksek yerinde, sırtında ince bir heybe, elinde uzun bir değnekle bir çocuk dolaşırdı: Ali.
Ali, köyün sürüsünü güden en genç çobandı. Koyunların yünleri pamuk gibi, kuyrukları sallanır, bazen de birbirlerine çarparak komik sesler çıkarırlardı. Ali onları severdi ama günler uzun, tepe sessiz, rüzgâr bazen insanın içine kadar işleyen cinsten olurdu. Köyde herkes bir işle meşguldü; kimse tepenin yalnızlığını merak etmiyordu.
Ali ilk günler gayet usluydu. Koyunların etrafında dolaşıyor, taşların üstüne çıkıp ufku gözlüyordu. Ama birkaç hafta geçince, tepedeki saatler uzadıkça uzadı; sanki gün, Ali’nin can sıkıntısına inat uzuyordu. Köydeki çocuklar oyun oynuyor, kahkahalar yükseliyor, Ali ise rüzgârla konuşur gibi kendi kendine mırıldanıyordu.
Bir öğle vakti, uzaktan köyün çanı çalındı. Birisi damdan düşmüş, herkes koşturmuştu. Ali tepedeydi, kimse onun yanına gelmemişti. İçinde küçük bir sızı hissetti. O sızı, ileride başına açacağı işin ilk kıvılcımı oldu.
Ali değneğini yere vurdu, koyunlar ürperdi. Sonra, kimsenin duymadığı bir sesle kendi kendine söylendi.
— "Biri beni fark etse keşke."
Rüzgâr cevap vermedi. Koyunlar da cevap vermezdi zaten.
Ali, köyün aşağısına baktı. İnsanlar tarlada çalışıyor, kadınlar çeşme başında konuşuyor, yaşlılar gölgede oturuyordu. Ali’nin aklına, bir anda herkesin onu dinleyeceği bir an geldi. Sanki bir düdüğe basacak ve bütün köy ona dönecekti. Düşünce ilk başta komik geldi, sonra cazip bir oyuna dönüştü.
Ali avuçlarını ağzına götürdü, nefesini doldurdu ve var gücüyle bağırdı.
— "İmdat! Kurt var! Kurt koyunlara saldırıyor!"
Ses tepeden vadiye yuvarlandı, evlerin duvarlarına çarpıp büyüdü. Köy bir an durdu. Sonra kapılar açıldı, ayak sesleri duyuldu, erkekler ellerine ne geçtiyse aldı; kimisi sopa, kimisi kazma, kimisi de yalnızca endişesiyle koştu.
Aşağıdan kalın bir ses yükseldi, Ali’nin adını çağıran ses.
— "Ali! Nerede kurt, göster!"
Ali, nefes nefese tepeye tırmanan köylüleri görünce hem heyecanlandı hem de içinin bir köşesi keyifle kabardı. Herkes ona bakıyordu. Herkes ona koşmuştu. Koyunlar ise sakince otluyordu.
İlk gelenlerden biri, muhtarın oğlu Hasan’dı. Elinde kalın bir sopa, gözleri kıpkırmızıydı.
— "Ali, kurt nerede?"
Ali bir an durdu. Şaka yaptığını hemen söyleyip gülmek istedi ama o anki dikkat, o kalabalığın ona dönmüş bakışı, yutkunmasına neden oldu. Sonra dudaklarının kenarı kıpırdadı, kendini tutamadı.
— "Şey... ben... kurt yoktu."
Hasan’ın kaşları çatıldı.
— "Ne demek yoktu?"
Yaşlılardan biri, bastonuyla toprağa vurdu.
— "Köyü ayağa kaldırdın, yüreğimizi ağzımıza getirdin!"
Ali gülmeye başladı, gülüşü rüzgârla savruldu.
— "Şaka yaptım, sadece şaka."
Köylüler birbirine baktı. Bazıları sinirlendi, bazıları rahatlayıp derin nefes aldı. Bir kadın, ellerini beline koyup tepeden aşağı seslendi.
— "Şaka dediğin yürekle olur mu çocuk!"
Muhtar, Ali’ye yaklaştı. Gözlerinde öfke değil, daha çok hayal kırıklığı vardı.
— "Bak Ali, tehlike olunca herkes koşar. Ama boş yere bağırırsan bir daha kimse inanmaz."
Ali o an başını eğdi. Kısa bir süre utandı, ama köylüler dağılınca tepedeki yalnızlık yeniden başladı. Yalnızlık da utancı hızlı unutturur.
Ertesi gün rüzgâr daha sertti. Ali koyunları bir çalılıkta topladı, kendisi bir taşın üstüne oturdu. Aşağıdan kahkahalar geliyordu; köyde bir düğün hazırlığı vardı. Ali’nin içi yine burkuldu.
Kendini yine aynı düşüncenin içinde buldu: Herkes koştursun, herkes beni duysun. Bir kere daha olsa ne olurdu? İlkinde kimse zarar görmemişti. Hem, bu sefer daha kısa tutardı. Hem, belki köylüler ona kızsa bile, bir süre sonra yine gülerlerdi.
Ali yeniden bağırdı.
— "Kurt! Kurt var! Koşun!"
Bu sefer köylüler daha yavaş toplandı. Yine de geldiler. Çünkü köy, tehlikeye alışmaz; her çağrı, insanın içinde eski korkuları uyandırır. Hasan yine öndeydi ama bu sefer yüzündeki telaşın yanında, kuşku da vardı.
— "Ali, doğru söyle. Gerçek mi?"
Ali, bir an tereddüt etti. Sonra kendini oyunun akışına bıraktı.
— "Gerçek! Şu tarafta!"
Hasan ve birkaç adam çalılıklara daldı, taşların arkasına baktı, koyunların çevresinde dolandı. Kurt yoktu. Yine yoktu.
Hasan sopasını yere vurdu.
— "Yeter artık!"
Bir başka köylü, nefes nefese kaldığı için konuşurken kelimeleri sertleşti.
— "Tarlayı bıraktım, koşarak geldim. Ekinim güneşte kaldı. Bu mu senin şakan?"
Ali’nin gülüşü bu sefer daha cılızdı, ama yine de gülmeye çalıştı.
— "Siz de hemen sinirleniyorsunuz."
Muhtar bu kez sesini yükseltti.
— "Ali! Bir daha olursa, kimseyi peşinden koşturamazsın. İyilik dediğin şey güvenle yürür. Güveni kırdın mı, geri toplaması zor."
Köylüler giderken Ali’nin arkasından konuşmalar kaldı. Tepede rüzgâr, o konuşmaları da taşıdı. Ali ilk kez, şakasının tadında bir acılık hissetti. Ama çocuk aklı, acıyı da oyun sanıp geçebiliyordu.
Üçüncü gün, akşamüstüne doğru hava birden ağırlaştı. Gökyüzü kurşuni, tepe sessizdi. Koyunlar bile huzursuzlanmıştı; otlarken başlarını sık sık kaldırıyorlardı. Ali, değneğini daha sıkı tuttuğunu fark etti. Rüzgârın sesi değişmişti; sanki bir uyarı gibi, fısıltı fısıltı dolaşıyordu.
O sırada çalılıkların arasından bir hışırtı geldi. Ali başını çevirdi. Sarı gözler, yavaş yavaş yaklaştı. İnce uzun bir gölge, taşların arasında kaydı. Kurt, bu kez gerçekten oradaydı.
Ali’nin boğazı kurudu. Değneğini kaldırdı, kurt dişlerini gösterdi. Koyunlar birbirine sokuldu, meleyişler keskinleşti. Ali bir adım geri attı, sonra koşarak tepenin yüksek yerine çıktı.
Tüm gücüyle bağırdı, bu kez sesi titriyordu.
— "Kurt var! Gerçekten kurt var! Koşun, ne olur!"
Ses köye indi ama köyden cevap gelmedi. Ali bir kez daha bağırdı, daha yüksek, daha çaresiz.
— "Yetişin! Koyunlar gidiyor!"
Aşağıda birkaç kişi başını kaldırdı. Birisi elindeki işi bırakır gibi oldu, sonra yanındakiyle konuştu. Tepeden duyulmayan ama tahmin edilen cümleler vardı. Ali, uzaktan birinin kolunu salladığını gördü; sanki kızar gibi, sanki alay eder gibi.
Kurt, çalılıklardan çıkıp sürünün etrafında dönmeye başladı. Ali değneğini salladı.
— "Git! Defol!"
Kurt geri çekilmedi. Bir koyun panikleyip koştu, kurt peşinden atıldı. Ali koştu, ama çocuk bacakları, kurtun kararlılığına yetişemezdi. Toz bulutu yükseldi, meleyişler büyüdü, sonra birden kesildi.
Ali gözleri dolu dolu, köye doğru haykırdı.
— "Hasan! Muhtar amca! Ne olur gelin!"
Ama tepe, Ali’nin sesini yalnızca rüzgâra verdi. Köy, o sesi iki gün önceki oyunun sesiyle karıştırdı. İnsan kulağı bir kez kandırılınca, aynı tınıyı duyduğunda temkinli olur.
Kurt birkaç koyunu sürükledi, kalanlar dağıldı. Ali bir kayanın arkasına sığındı, kalbi göğsünü yumruklar gibi atıyordu. Bir süre sonra kurt, karnını doyurmuş gibi ağır ağır uzaklaştı. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Tepede, Ali’nin dizlerinin bağı çözülmüş, gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu.
Bir süre sonra köyden iki kişi geldi. Biri Hasan’dı, yanında da yaşlı bir çoban olan Mehmet amca. Ellerinde fener vardı. Hasan’ın yüzü sertti ama gözleri, karanlıkta bile pişmanlığın gölgesini taşıyordu.
— "Ali... yine mi şaka?"
Ali başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı, sesi neredeyse çıkmıyordu.
— "Hayır... bu sefer gerçekti."
Mehmet amca etrafa baktı. Dağılmış sürü izleri, yerde taze izler, kopmuş yünler… Yaşlı adamın omuzları çöktü.
— "Kurt gelmiş."
Hasan bir an dondu. Sonra öfke, yerini başka bir şeye bıraktı; insanın içini acıtan bir ağırlığa.
— "Niye daha önce yaptın bunu Ali? Niye?"
Ali’nin dudakları titredi.
— "Ben... sadece... yalnızdım. Herkesin beni duymasını istedim."
Mehmet amca, feneri yere doğru tuttu. Ali’nin küçük ayaklarının yanındaki yün parçalarına baktı.
— "Yalnızlık insana çok şey yaptırır evlat. Ama yalan, yalnızlığı çoğaltır. Bugün bağırdın, sesin duyulmadı. Çünkü daha önce sesini oyun yaptın."
Ali başını eğdi, gözyaşı toprağa düştü.
— "Keşke... keşke geri alabilsem."
Hasan, derin bir nefes aldı. Sesini biraz yumuşattı.
— "Geri alamazsın. Ama bundan sonrası var. Sürüyü toparlayacağız. Muhtara anlatacağız. Sen de öğrenmiş olacaksın."
Ali, zorla ayağa kalktı. Kalan koyunları aramaya başladılar. Karanlıkta bir koyun sesi duyulunca Ali koştu, sanki her birini buldukça içindeki suç biraz olsun hafifliyordu. Ama kaybolanların yeri, gecenin içine yazılmış bir eksiklik gibi kalıyordu.
Köye döndüklerinde herkes kapı önlerine çıktı. Muhtar fenerin ışığında Ali’yi görünce yüzü asıldı. Ali, kalabalığın ortasında, ilk kez gülmeden durdu. İlk kez, herkesin bakışı ona eğlence gibi gelmedi.
Ali konuşmak istedi, sesi titredi ama kelimeleri söylemek zorundaydı.
— "Kurt geldi. Ben bağırdım. Siz gelmediniz. Suç benim. Daha önce yalan söyledim."
Köy bir an sessizleşti. Bir kadın, elini ağzına götürdü. Bir adam, başını salladı. Muhtar, Ali’ye yaklaştı.
— "Kayıp var mı?"
Hasan cevap verdi.
— "Birkaç koyun gitti."
Muhtar gözlerini kapadı, sonra açtı. Ali’ye baktı.
— "Bu, yalnız senin değil, hepimizin dersidir. Biz de seni tepede yalnız bıraktık. Ama yalanın bedeli ağır olur. Şimdi bunu öğrendin."
Ali, gözleri dolu dolu başını salladı.
— "Ben bir daha yalan söylemeyeceğim."
O gece Ali uyuyamadı. Kulaklarında kendi sesinin boş yankısı vardı. Sabah olduğunda muhtarın yanına gitti. Elinde değneği değil, heybesi vardı; içine kuru ekmek koymuştu.
— "Muhtar amca, bugün de sürüye gideceğim. Ama bu sefer... sesim doğru olsun istiyorum."
Muhtar, Ali’nin başını okşadı.
— "Doğru ses, eninde sonunda duyulur. Yeter ki sen doğru kal."
Ali yeniden tepeye çıktı. Rüzgâr yine esiyordu. Ama Ali bu kez rüzgâra oyun anlatmadı. Koyunları dikkatle güttü, etrafı kolladı. Bir taşın üstünde otururken köyden iki çocuğun el salladığını gördü. Ali de el salladı. İçinde küçük bir umut kıpırdadı.
O gün kurt gelmedi. Ama Ali, bir daha kurt diye bağırması gerekirse, sesinin yalanla kirlenmemesi için kendine söz verdi. Çünkü artık biliyordu: Bir kere kırılan güven, yeniden kurulsa bile, her çivisi emek ister. Ve en çok da, insanın kendi içinde kurduğu o güven… onu kaybetmek, tepedeki yalnızlıktan daha ağırdı.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın