Yavru Papağan Hikayesi
Sabah güneşi, mahalledeki dut ağacının yapraklarına ince ince vururken, Emre elindeki ekmek poşetini sallaya sallaya bakkaldan dönüyordu. Sokağın köşesinden geçerken bir ses duydu. Minik, titrek, sanki kaybolmuş bir nefes gibi.
— "Cik… cik… yardım…"
Emre durdu. Ses, apartmanların arasındaki küçük boşluktan geliyordu. Etrafına bakındı, kimse yoktu. Yavaşça boşluğa yaklaştı. Bir karton kutunun yanında, tüyleri kabarmış, gagası küçücük, gözleri kocaman bir yavru papağan duruyordu. Rengi yeşile çalıyordu ama üzerinde sarı benekler vardı. Kanatlarını açmaya çalışıyor, sonra yorgunluktan yine çömeliyordu.
Emre, nefesini tuttu.
— "Sen… nereden çıktın?"
Yavru papağan başını kaldırdı, gözlerini kırpıştırdı.
— "Ben kayboldum… adım yok…"
Emre şaşkınlıktan gülümsedi. Papağan konuşuyordu. Hem de öyle şakacı bir tonda değil; gerçekten korkmuş, gerçekten yalnız.
— "Tamam, adın yoksa ben sana ad koyarım. Ama önce eve gidelim."
Ekmek poşetini koluna takıp iki avucunu birleştirdi. Yavru papağan ürkekçe yaklaştı. Emre, onu incitmeden aldı. Tüyleri pamuk gibi, ama kalbi hızlı hızlı atıyordu.
Apartmana girer girmez annesinin sesi duyuldu.
— "Emre, ekmek aldın mı?"
Emre, ayakkabılarını bile çıkaramadan seslendi.
— "Aldım anne… ama bir de misafir getirdim!"
Annesi, mutfaktan çıktı. Emre’nin ellerindeki minik kuşu görünce gözleri büyüdü.
— "Aman Allahım, bu bir yavru papağan!"
Papağan, annesini görünce iyice gerildi.
— "Kızmayın… ben düşmedim… sadece… kayboldum…"
Annesi bir an durdu. Sonra sesini yumuşattı.
— "Kimse sana kızmıyor küçük. Üşümüşsün sen."
Emre hemen atıldı.
— "Anne, onu biraz toparlayalım, sonra sahibini ararız. Belki bir yerden kaçtı."
Annesi başını salladı. Bir havlu getirdi, küçük bir kutunun içine yumuşakça yerleştirdiler. Emre bir kap su koydu, annesi de ufalanmış bir parça elma getirdi.
Papağan önce kokladı, sonra minik gagasıyla elmayı tırtıklamaya başladı. Bir lokma aldı, gözleri hafifçe ışıldadı.
— "İyi… elma iyi… ben açım…"
Emre, içini çekti. Onun bu kadar küçük olup böyle konuşması, Emre’nin kalbini hem ısıtıyor hem de sızlatıyordu.
— "Sana bir isim bulalım. Türkçe bir isim olsun. Mesela… Mavi?"
Papağan başını yana eğdi.
— "Ben yeşilim… mavi değil…"
Emre kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu.
— "Haklısın. Peki… Fıstık?"
Papağan bir an düşündü.
— "Fıstık… güzel… ama ben fıstık yemedim…"
Annesi gülümsedi.
— "Bence çok yakıştı. Hem tatlı, hem de akılda kalıyor."
Papağan hafifçe kanatlarını titretti.
— "Tamam… ben Fıstık…"
Emre sevindi. Sanki bir anlaşma yapılmış gibi geldi. Sanki artık yalnız değildi.
O gün öğleden sonra Emre, mahallenin ilan panosuna annesiyle birlikte bir yazı astı. Yazıda papağanın bulunduğu yer, küçük bir tarif ve iletişim numarası vardı. Emre, özellikle bir cümle ekledi: Sahibini bulana kadar bizde güvende.
Akşam olunca Fıstık biraz daha canlandı. Ama gözleri sık sık pencereye gidiyordu. Emre bunu fark etti.
— "Ne oldu Fıstık? Birini mi bekliyorsun?"
Fıstık, pencereye baktı, sonra sesini kısarak konuştu.
— "Benim evim… yüksek… çok yüksek… orada bir çocuk var…"
Emre’nin içi yine burkuldu.
— "Adı ne o çocuğun?"
Fıstık, gagasını hafifçe açtı, sanki kelimeyi arıyordu.
— "Ali… Ali gülünce ben de gülerim… Ali üzülünce ben susarım…"
Emre bir an sustu. O an, papağanın sadece bir kuş olmadığını, bir arkadaş olduğunu anladı. Sokağa düşmüş bir eşyayı bulmak gibi değildi bu. Birinin kalbinden kopup gelmiş bir parçayı bulmak gibiydi.
— "Merak etme. Ali’yi bulacağız."
Gece, Emre yatağına yattı ama aklı Fıstık’taydı. Salonun köşesine kutuyu koymuşlardı. Emre ara sıra kalkıp bakıyordu. Fıstık da her seferinde başını kaldırıp fısıldar gibi konuşuyordu.
— "Emre… karanlık… ben korkarım…"
Emre, odasından küçük bir gece lambası getirdi.
— "Bak, ışık burada. Korkma. Ben de buradayım."
Fıstık, gözlerini kapatıp kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra çok yavaş bir sesle söyledi.
— "Teşekkür ederim… iyi çocuk…"
Ertesi gün okuldan dönerken Emre, ilan panosuna doğru koştu. Panoda bir telefon numarasıyla birlikte küçük bir not vardı: Papağanımız kayıp. Yeşil, yavru, konuşuyor. Bulduysanız lütfen arayın. Altında bir isim yazıyordu: Ali’nin Babası, Murat.
Emre’nin kalbi hızlandı. Hemen eve koştu. Annesi telefonu alırken Emre heyecanla yerinde duramadı. Kısa bir konuşmadan sonra annesi kapattı.
— "Onlar bizim sokağın arkasındaki yüksek apartmanda oturuyormuş. Birazdan gelecekler."
Emre, Fıstık’ın yanına çöktü.
— "Duydun mu? Ali geliyor."
Fıstık, sanki anlamış gibi birden canlandı. Kanatlarını açtı, sonra heyecandan titreyip yine yerine oturdu.
— "Ali… Ali… Ali…"
Kapı zili çaldığında Emre neredeyse zıpladı. Kapıyı annesi açtı. Kapıda orta yaşlarda bir adam ve yanında Emre ile yaşıt bir çocuk vardı. Çocuğun gözleri kıpkırmızıydı, belli ki çok ağlamıştı.
Çocuk içeri adımını atar atmaz gözleri Fıstık’a takıldı. Bir an durdu, sanki rüya görüyormuş gibi.
— "Fıstık… sen misin?"
Papağan, o sesi duyunca başını kaldırdı. Bir saniye bile beklemedi.
— "Ali! Ali! Ben buradayım!"
Ali, bir anda ağlamaya başladı. Ama bu sefer sesi hıçkırıkla karışık bir sevinçti. Emre, o an boğazına bir düğüm oturduğunu hissetti.
Ali, yavaşça yaklaştı, ellerini uzattı. Fıstık da hiç korkmadan Ali’nin parmağına kondu.
— "Ben çok korktum… seni bir daha göremeyeceğim sandım…"
Fıstık, Ali’nin yanağına gagasını hafifçe sürttü.
— "Ben de korktum… ama Emre iyi… anne iyi…"
Ali, Emre’ye baktı. Gözleri dolu doluydu.
— "Teşekkür ederim. Onu bulduğun için. Ben… gerçekten onsuz çok kötü oldum."
Emre, bir şey demek istedi ama sesi çıkmadı. Sadece başını sallayıp gülümsedi.
Murat Bey de Emre’nin annesine dönüp teşekkür etti.
— "Biz balkonda kafesi açmışız, hava alsın diye. Bir anlık dalgınlık… uçup gitmiş. Ali iki gündür doğru düzgün uyumadı."
Annesi yumuşak bir sesle cevap verdi.
— "Önemli olan sağ salim bulunması. Çok şükür."
Ali, Fıstık’ı bırakmıyordu. Emre’nin içi hem mutlu hem de biraz boşalmış gibiydi. Sanki eve kısa süreliğine güneş gelmiş, şimdi de yavaşça çıkıp gidiyordu.
Ali, bir an durdu. Sonra Emre’ye yaklaştı.
— "Emre, seninle arkadaş olabilir miyiz?"
Emre şaşırdı. Sevinci yüzüne yayıldı.
— "Olur. Hem… Fıstık da beni tanıyor artık."
Fıstık araya girdi.
— "Emre… arkadaş… iyi…"
Ali güldü. Bu gülüş Fıstık’ı da neşelendirdi.
— "Benim adım Ali. Ama Fıstık bana bazen 'Ağlayan Ali' der."
Emre kıkırdadı.
— "O zaman ben de sana 'Gülen Ali' derim."
Fıstık kanatlarını çırptı.
— "Gülen Ali… iyi… ağlama az…"
Ali, burnunu çekip başını salladı.
— "Tamam. Ağlamam. Ama… bir daha kaçma olur mu?"
Fıstık, ciddi bir ifadeyle cevap verdi.
— "Söz… ben uçmayı yeni öğreniyorum… ama söz…"
Kapıdan çıkmadan önce Ali, Emre’ye döndü.
— "Yarın parka gelir misin? Fıstık’ı da getiririm. Seninle tanışmak istiyor."
Emre’nin içindeki boşluk yerini sıcacık bir şeye bıraktı.
— "Gelirim. Hem ben de onu bir kez daha görmek isterim."
Ali ve babası çıktıktan sonra ev sessizleşti. Emre, az önceki neşenin ardından bir an durgunlaştı. Annesi bunu fark etti, Emre’nin omzuna dokundu.
— "Üzüldün mü?"
Emre, pencereden dışarı baktı.
— "Biraz. Ama aynı zamanda çok mutluyum. Çünkü Fıstık artık yalnız değil. Ve… biz de yalnız değiliz."
Annesi başını salladı.
— "Bazen birini bulmak, aslında iki kişiyi birden bulmaktır."
Emre, o cümleyi anlamaya çalışırken dışarıdan bir ses geldi. Sanki uzak bir balkondan, tanıdık bir çağrı.
— "Emre! Yarın!"
Emre, gülümsedi.
— "Yarın, Fıstık. Yarın, Ali."
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın