Doğruluk Hikayesi
Küçük bir Anadolu kasabasında, taş duvarlı evlerin, dar sokakların ve sabahları mis gibi ekmek kokan fırınların arasında yaşayan Emre adında bir çocuk vardı. Emre on yaşındaydı. Kara gözlü, hareketli, meraklı ve iyi kalpli bir çocuktu. Fakat onun küçük bir kusuru vardı. Bazen başı derde girmesin diye doğruyu saklar, sonra da içi içini yerdi.
Annesi ona her sabah dürüst olmanın önemini anlatırdı. Dedesi de akşamları çay içerken, doğruluğun insanın kalbini aydınlattığını söylerdi. Mahallenin camisindeki yaşlı imam Mustafa Efendi ise çocuklara hep şunu hatırlatırdı. Doğru söz insanı huzura götürür, yalan ise önce dili, sonra kalbi yorar.
Bir gün okul çıkışında Emre, en yakın arkadaşı Zeynep ve komşuları Yusuf ile birlikte mahalle meydanında oynuyordu. Meydanda yaşlı bir amcanın küçük bir oyuncak tezgahı vardı. Rengarenk tahta düdükler, topaçlar, bez bebekler, küçük arabalar dizilmişti. Emre o tezgahı çok severdi. Özellikle de köşede duran kırmızı boyalı küçük tahta atı.
O gün çocuklar kovalamaca oynarken Emre birden dengesini kaybetti. Geri geri kaçarken omzu tezgaha çarptı. Tezgah sallandı. Kırmızı tahta at yere düştü ve bir ayağı kırıldı.
Emre’nin yüzü bir anda bembeyaz oldu. Zeynep hemen eğilip kırık parçayı eline aldı. Yusuf şaşkınlıkla Emre’ye baktı.
— Emre, oyuncak kırıldı.
— Gördüm, dedi Emre, sesi titreyerek.
Tam o sırada yaşlı oyuncakçı amca arka taraftan çıktı. Elinde bir bez vardı. Tezgahtaki tozları silmek için gelmişti. Kırık oyuncağı görünce kaşları hafifçe çatıldı.
— Bunu kim kırdı çocuklar?
Emre’nin kalbi küt küt atmaya başladı. Boğazı düğümlendi. Doğruyu söylemek istiyordu ama azar işitmekten korkuyordu. Başını yere eğdi. Tam konuşacakken Yusuf ona baktı. Zeynep de sessizdi. Bir anlık korkuyla Emre, yanlış olanı yaptı.
— Ben görmedim amca, galiba rüzgar düşürdü.
Bu söz meydandaki havayı bile değiştirmiş gibiydi. Oysa rüzgar bile esmiyordu. Yaşlı amca çocukların yüzüne tek tek baktı. Bir şey söylemedi. Sadece kırık oyuncağı eline aldı ve derin bir iç çekti.
— Peki evlatlar, dikkatli olun bari.
Çocuklar oradan ayrıldı. Yusuf yolda hiç konuşmadı. Zeynep’in yüzü de üzgündü. Emre sanki cebine taş doldurmuş gibi ağır ağır yürüyordu. Eve vardığında annesi sofrayı hazırlıyordu.
— Emre, neden böyle sessizsin oğlum?
— Bir şey yok anne.
Ama bir şey vardı. Hem de çok büyük bir şey. Emre ekmeği eline aldı ama iştahı kaçmıştı. Çorbasını içerken bile boğazına düğüm oturuyordu. Akşam ezanı okununca annesi ve babası namaza durdu. Emre seccadenin kenarında oturup onları izledi. Babasının secdeye varışı, annesinin sakin yüzü, evdeki huzur ona çok derin bir şey hissettirdi. İçinden bir ses durmadan konuşuyordu. Doğruyu söylemedin.
O gece Emre yatağına girdi ama bir türlü uyuyamadı. Tavana bakarken dedesinin sözlerini hatırladı. Yalan, önce dili sonra kalbi yorar. Gerçekten de kalbi yorulmuştu. İçinde bir ağırlık, gözlerinde bir yanma vardı. Sonunda kalkıp salona gitti. Dedesi pencerenin önünde oturmuş tesbih çekiyordu.
— Dede, uyumadın mı?
— Sen de uyumamışsın evlat. Gel bakalım.
Emre dedesinin yanına oturdu. Bir süre konuşamadı. Sonra gözleri doldu.
— Dede, bir şey soracağım. İnsan doğruyu söylemekten korkarsa ne yapmalı?
Dedesi ona sevgiyle baktı. Sesi yumuşacıktı.
— Korku gelir geçer evladım. Ama yanlışın yükü kalır. Doğru bazen insanı terletir, bazen yüzünü kızartır ama sonunda kalbi ferahlatır.
Emre başını eğdi. Dudakları titredi.
— Ben bugün doğruyu söylemedim. Bir oyuncağı kırdım. Sonra da rüzgar yaptı dedim.
Dedesi elini Emre’nin omzuna koydu.
— Demek kalbini sıkan bu.
— Çok kötü hissediyorum dede. Allah beni affeder mi?
Dedesi gülümsedi. Gözleri merhamet doluydu.
— İnsan hatasından dönüp doğruyu seçerse, tövbe ederse, kuldan özür dilerse elbette affedilmeyi umar. Önemli olan hatada inat etmemektir.
Emre’nin gözünden iki damla yaş aktı.
— Ama çok utanıyorum.
— Utanmak kötü değildir evladım. Bazen utanmak insanı iyiliğe götürür. Yarın sabah git, doğrusunu söyle. Kırdığın şey küçük olabilir ama doğruluk çok büyüktür.
Sabah olduğunda Emre erkenden uyandı. İçinde yine korku vardı ama bu kez korkunun yanında karar da vardı. Kahvaltısını ettikten sonra annesine her şeyi anlattı. Annesi ona kızmadı. Sadece dikkatle dinledi.
— Emre, hatanı kabul etmen beni üzdü mü, hayır. Tam tersine sevindirdi. Çünkü kalbin doğruyu aramış. Git ve gönlünü temizle oğlum.
Annesi küçük kumbarasını getirdi. Emre içindeki birikmiş paraları saydı. Hepsi çok değildi ama kırılan tahta oyuncak için yeterdi belki. Paraları cebine koydu ve meydandaki tezgaha doğru yürüdü. Her adımında kalbi hızla atıyordu.
Oyuncakçı amca tezgahını yeni açıyordu. Emre yaklaştı. Elleri terlemişti.
— Amca, size bir şey söylemem gerekiyor.
Yaşlı adam ona döndü.
— Söyle evladım.
Emre derin bir nefes aldı. Sonra başını kaldırdı.
— Dün o kırmızı tahta atı ben kırdım. Rüzgar kırmadı. Korktum, doğruyu söyleyemedim. Çok özür dilerim.
Bunu söyler söylemez Emre’nin gözleri doldu. Cebinden paraları çıkardı.
— Kumbaramdaki param bu kadar. Alın, oyuncağın parasını ödeyeyim.
Yaşlı oyuncakçı amca bir süre sustu. Sonra yüzünde yavaşça bir tebessüm belirdi.
— Evladım, ben dün zaten rüzgarın yapmadığını anlamıştım. Ama doğruyu kendin bulmanı bekledim.
Emre şaşırdı.
— Kızmadınız mı?
— Oyuncağın kırılmasına üzüldüm. Ama şimdi kalbinin doğruluğu beni sevindirdi.
O sırada Zeynep ile Yusuf da uzaktan gelip yanlarına yaklaştı. Onlar da konuşmayı duymuştu. Zeynep’in yüzünde rahatlamış bir ifade vardı.
— Emre, doğruyu söylediğin için çok sevindim.
Yusuf da gülümsedi.
— Ben de. Dün sana söylemek istemiştim ama kendin söylemen daha doğru oldu.
Oyuncakçı amca Emre’nin uzattığı paraya baktı, sonra paraları geri itti.
— Bunu al evladım. Sana bir ceza değil, bir ders yeter. Ama bir şartım var.
— Ne şartı amca?
— Bugün öğleden sonra gel. Birlikte yeni bir tahta at yapacağız. Kırdığının yerine yenisini yapmayı öğren.
Emre’nin yüzü aydınlandı.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten. Doğruluk, kırılan şeyi yalnız sözle değil, emekle de onarmaktır.
O gün öğleden sonra Emre tezgaha gitti. Oyuncakçı amca ona zımpara yapmayı, tahta kokusunu duymayı, dikkatle boyamayı öğretti. Emre kırmızı boyayı sürerken içindeki sıkıntının yavaş yavaş dağıldığını hissetti. Sanki kalbi de yeniden boyanıyor, temizleniyordu.
Akşam olduğunda yeni tahta at tezgâhın köşesine yerleştirildi. Güneş batarken kırmızı oyuncak altın gibi parladı. Emre eve dönerken içi tarifsiz bir huzurla doluydu. Dedesi kapıda onu görünce gülümsedi.
— Nasıl geçti evlat?
Emre’nin yüzü sevinçle ışıldadı.
— Çok güzel geçti dede. Doğruyu söylemek önce korkuttu ama sonra sanki içimdeki ağır taş kalktı.
Dedesi başını salladı.
— İşte doğruluk böyledir. İnsan bazen bir sözle küçülür, bazen de bir sözle büyür.
O günden sonra Emre yine hata yaptı, yine zorlandığı anlar oldu. Ama ne zaman korksa, o kırmızı tahta atı hatırladı. Ve şunu öğrendi. İnsan doğruyu söylediğinde sadece başkalarına değil, kendi kalbine de iyilik etmiş olur. Çünkü doğru söz, insanın içini karanlıktan çıkarıp huzura götüren bir ışık gibidir.

Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın