Şükretmenin Gücü Hikayesi

Pelin Kaya 15.04.2026 4 Okunma Sayısı Dini Hikayeler 0 Yorum
Şükretmenin Gücü Hikayesi
Sesli Masal

Kasabanın kıyısında, dut ağaçlarının gölgelediği taş bir evde Gökalp yaşardı. Gökalp on yaşındaydı. Meraklı, hareketli ve zeki bir çocuktu ama son zamanlarda kalbinde tuhaf bir ağırlık vardı. Elindekiler ona yetmiyor, başkalarında gördüğü her şey gözüne daha güzel görünüyordu. Komşularının yeni bisikleti, arkadaşının renkli kalemleri, mahalledeki bakkalın camekânında duran oyuncak uçurtma... Hepsi sanki ona sesleniyor, onun sahip olduklarını küçültüyordu.

Bir sabah annesi Nergis, sofraya sıcak bazlama, bal, peynir ve süt koydu. Evin içi mis gibi kokmuştu. Ama Gökalp kaşlarını çattı.

— "Yine mi aynı kahvaltı?"

Annesi şaşırarak ona baktı.

— "Aynı dediğin şeyler, evladım, nice insanın hayalindeki sofra."

Gökalp omuz silkti.

— "Ben de farklı şeyler istiyorum. Her gün aynı şeyler sıkıcı."

O sırada dedesi Tunga bastonuna yaslanarak avludan içeri girdi. Yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı. Saçları bembeyazdı ama gözleri pırıl pırıldı.

— "Demek bizim Gökalp’in gönlü yine daralmış."

— "Dede, herkesin daha güzel şeyleri var. Benim neden yok?"

Tunga Dede yavaşça oturdu. Bir parça bazlamayı koparıp bala banarken torununa uzun uzun baktı.

— "İnsanın gözü bazen önündeki nimeti görmez olur. O zaman kalp de yorulur."

Gökalp anlamamış gibi yüzünü buruşturdu.

— "Nimet deyip duruyorsunuz ama ben sadece biraz daha güzel şeyler istiyorum."

Dedesi başını salladı.

— "İstemek kötü değildir. Ama elindekini küçümseyerek istemek, insanın içindeki huzuru kaçırır. Şükretmeyen gönül, ne bulsa eksik sayar."

Gökalp bu sözleri duydu ama içine pek işlemedi. Kahvaltıyı yarım bırakıp dışarı çıktı. Sokakta arkadaşı Ülgen, yepyeni bir top sektiriyordu. Top parlak kırmızıydı.

— "Vay, bu top çok güzelmiş."

Ülgen sevinçle gülümsedi.

— "Babam dün aldı. İstersen biraz oynayalım."

Gökalp topa baktı, sonra kendi eski topunu düşündü. İçine yine bir sızı doldu.

— "Senin her şeyin yeni zaten."

Ülgen’in yüzü biraz düştü.

— "Her şeyim yeni değil ki."

Ama Gökalp onu dinlemeden uzaklaştı. O gün parkta da keyif alamadı, evde de huzur bulamadı. Akşam olunca dedesi onu avluya çağırdı. Gökyüzünde yıldızlar tek tek yanıyordu. Dut ağacının altına serilen kilimin üzerine oturdular.

Tunga Dede küçük bir kese çıkardı. Kesenin içinde nohut taneleri vardı.

— "Sana bir oyun öğreteceğim."

— "Oyun mu?"

— "Evet. Ama bu oyun kalple oynanır."

Gökalp meraklandı.

— "Nasıl yani?"

Dedesi avucuna birkaç nohut koydu.

— "Her akşam bugün için şükredeceğin bir şeyi söyleyip bir nohudu bu keseye atacaksın."

Gökalp güldü.

— "Bu mu oyun?"

— "Evet. Kolay gibi görünür ama herkes başaramaz."

— "Ben neye şükredeceğim ki?"

Tunga Dede göğe baktı.

— "Nefesine, ailene, yürüyen ayaklarına, gören gözlerine, annenin pişirdiği ekmeğe, bir dostun gülüşüne... Saymakla bitmez."

Gökalp sessiz kaldı. O gece isteksizce bir nohut aldı.

— "Bugün... şey... sanırım annemin yaptığı bal için şükredebilirim."

Dedesi memnun oldu.

— "Güzel. Başlangıç için bu da nimettir."

İkinci gün okulda öğretmeni Sevde Hanım, çocuklara bir etkinlik yaptırdı. Herkese boş bir kâğıt verdi.

— "Bugün sizden sahip olmadıklarınızı değil, sahip olduklarınızı yazmanızı istiyorum."

Çocuklar kalemlerini oynatmaya başladı. Kimisi ailesini yazdı, kimisi evini, kimisi kedisini. Gökalp kâğıda bakıp durdu. Başta aklına bir şey gelmedi. Sonra yavaş yavaş yazmaya başladı. Annem. Dedem. Sağlığım. Evimiz. Okulum. Arkadaşlarım. Mahallemizdeki cami. Bayram sabahları. Sıcak çorba. Yorganım.

Yazdıkça eli hızlandı. Sayfa doldu. Hatta arkasına geçti.

Ders sonunda öğretmeni kâğıdına bakınca gülümsedi.

— "Gökalp, bakıyorum da senin sandığından çok şeyin varmış."

Gökalp o an hafifçe utandı.

— "Galiba ben onları pek görmüyormuşum öğretmenim."

— "İnsan bazen görmez. Ama şükür, kalbin gözünü açar."

O gün eve dönerken mahallede yağmur başladı. Gökalp saçak altına sığındı. O sırada karşı komşuları olan yaşlı Meryem Nine’nin elindeki poşetler yere düştü. Elmalar yuvarlandı, ekmek ıslandı. Gökalp koşup yardım etti, elmaları topladı, poşetleri taşıdı. Meryem Nine kapının önünde ona dua etti.

— "Allah senden razı olsun yavrum. Bugün dizlerim çok ağrıyordu."

Gökalp ilk kez o gün içinin sıcacık olduğunu hissetti.

— "Bir şey değil nine."

— "Bir şey değil deme. İyilik de nimettir. Yardım edebilecek gücün olması da nimettir."

Bu sözler kalbine dokundu. Akşam olunca dedesinin kesesine iki nohut birden attı.

— "Bugün öğretmenim için şükrettim. Bir de Meryem Nine’ye yardım edebildiğim için."

Tunga Dede gülümsedi.

— "Bak, gönlün genişlemeye başladı."

Aradan birkaç gün geçti. Gökalp artık her akşam bir şeyler buluyordu. Bazen çok basit şeylerdi. Sabah duyduğu ezan sesi, annesinin saçlarını okşaması, bir serçenin pencereye konması, arkadaşının onunla oyuncağını paylaşması. Kese ağırlaştıkça Gökalp’in içindeki yük hafifliyordu.

Derken bir gün kasabada kuvvetli bir fırtına çıktı. Rüzgâr dalları savurdu, çatılar inledi. Gece herkes korkuyla evine çekildi. Sabah olduğunda mahallede bazı ağaçlar devrilmiş, birkaç evin damı zarar görmüştü. Gökalp ile dedesi avluya çıktığında dut ağacının yarısının kırıldığını gördüler. Gökalp çok üzüldü. O ağacı çok severdi.

— "Dede, ağacımız mahvolmuş."

Tunga Dede kırılan dallara baktı ama telaş etmedi.

— "Yarısı kırılmış evlat, tamamı değil."

— "Ama artık eskisi gibi olmayacak."

— "Doğru. Ama bak, evimiz yerinde. Hepimiz sağ salimiz. Fırındaki ekmeğimiz duruyor. Komşularımız hayatta. Kırılana üzülürüz, kalana şükrederiz."

Gökalp derin bir nefes aldı. İlk kez bu sözleri gerçekten anladı. Çünkü o an isterse sadece kaybı görebilirdi. Ama biraz dikkat edince kalanları da görebiliyordu. Hem de çok şey kalmıştı.

O gün mahalleli birbirine yardım etti. Kimi dam onardı, kimi kırılan çitleri topladı, kimi çorba yaptı. Gökalp de elinden geleni yaptı. Ülgen’le birlikte yaşlıların evlerine odun taşıdı. Akşama doğru herkes yorulmuştu ama yüzlerde tuhaf bir huzur vardı.

Caminin avlusunda mahallece sıcak çorba içilirken imam efendi çocuklara yumuşak bir sesle konuştu.

— "Evlatlar, insan darlıkta sabrı, bollukta şükrü öğrenirse kalbi sağlam olur."

Gökalp başını kaldırdı.

— "Şükretmek sadece söz söylemek mi?"

İmam efendi gülümsedi.

— "Hayır oğlum. Dil ile hamd etmektir, kalp ile nimeti bilmektir, davranışla o nimeti güzel kullanmaktır. Ekmek için şükür israf etmemektir. Sağlık için şükür bedenine iyi bakmaktır. Aile için şükür onları üzmemektir."

Gökalp uzun süre bu sözleri düşündü. Eve döndüğünde annesine sarıldı. Nergis Hanım şaşırdı.

— "Ne oldu sana böyle?"

— "Anne, senin yaptığın her şey için teşekkür ederim."

Annesinin gözleri doldu.

— "Canım oğlum."

Gökalp sonra dedesinin yanına gitti. Keseyi eline aldı. İçindeki nohutlar şıkırdadı.

— "Dede, ben bugün çok şeyi anladım."

— "Anlat bakalım."

— "Ben hep olmayanlara bakmışım. O yüzden olanların kıymetini görememişim."

— "Peki şimdi ne görüyorsun?"

Gökalp yavaşça saymaya başladı.

— "Evimizi görüyorum. Sıcak çorbayı görüyorum. Annemin emeğini görüyorum. Senin öğütlerini görüyorum. Dostluğu görüyorum. Yardım edebilmenin güzelliğini görüyorum. Allah’ın verdiği küçücük şeylerin bile ne büyük olduğunu görüyorum."

Tunga Dede’nin gözleri parladı.

— "İşte şükretmenin gücü budur. İnsan aynı evde yaşar ama başka bir kalple bakmaya başlar."

O gece Gökalp keseye bir nohut daha attı. Sonra bir tane daha. Dedesi gülerek sordu:

— "İki tane niye?"

Gökalp usulca cevap verdi.

— "Biri bugün sahip olduklarım için. Biri de artık onları fark edebildiğim için."

Dut ağacının kırılan dalları günler sonra budandı. Bahar geldiğinde ağacın sağlam kalan kısmından yeni yapraklar çıktı. Gökalp her yeni yaprağa bakınca kalbinde aynı şeyi hissediyordu. Hayat bazen eksilir gibi görünse de şükreden kalpte hep yeni bir filiz yeşerirdi.

O günden sonra Gökalp elbette yine bir şeyler isterdi. Yeni bir top görünce hoşuna gider, renkli kalemlere bakınca beğenirdi. Ama artık içini kemiren o huzursuzluk kaybolmuştu. Çünkü istemekle şükretmenin birbirine düşman olmadığını öğrenmişti. İnsan güzel şeyler isteyebilirdi ama elindekileri hor görmeden, nimet sahibini unutmadan istemeliydi.

Ve her gece, dut ağacının altında, yıldızların sessizliğinde küçük keseden gelen nohut sesleri duyulurdu.

— "Bugün temiz su için şükrediyorum."

— "Bugün Ülgen’le barıştığım için şükrediyorum."

— "Bugün sağlıklı uyandığım için şükrediyorum."

— "Bugün annemin gülüşü için şükrediyorum."

— "Bugün Allah’ın bana verdiği kalp için şükrediyorum."

Kese doldukça Gökalp’in gönlü de doluyordu. Ve o artık biliyordu ki şükür, insanı küçültmezdi. Tam tersine, kalbini büyütürdü.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın

TakipciAPP ile Takipçi Satın Alma