Futbolcu Macerası Hikayesi
Kasabanın en rüzgârlı sokağında, duvarları kireç kokan küçük bir ev vardı. O evin avlusunda her akşam aynı ses yankılanırdı: topun taşa çarpışı, ayakkabı tabanının sürtünüşü, nefes nefese kalmış bir çocuğun yeniden doğruluşu. O çocuğun adı Efsunay değildi, Berra değildi, Ali hiç değildi. Onun adı Irmakel’di. Kasabada bu adı ilk kez duyan herkes dönüp bir daha sorar, sonra gülümserdi. Ama Irmakel adından çok, gözlerinin içindeki ışıltıyla akılda kalırdı.
Irmakel on iki yaşındaydı. İnce yapılıydı, saçları koşarken sürekli yüzüne düşerdi, dizlerinde hiç eksilmeyen yaralar vardı. O yaralar onun için sızlayan bir şey değil, sanki yol arkadaşlarıydı. Çünkü Irmakel’in tek bir büyük hayali vardı: futbolcu olmak.
Kasabanın meydanındaki kırtasiyenin önünde çocuklar misket oynarken o ayak ucuyla taş sektirir gibi top sektirirdi. Okul çıkışında herkes simitçiye koşarken o boş arsaya giderdi. Kışın elleri üşürdü, yazın alnından ter gözlerine dolardı ama topu bırakmazdı. Onun içinde, ne zaman sahaya benzeyen bir yer görse kımıldayan sıcacık bir heyecan vardı.
Babası Çalgun, marangozdu. Elleri büyük, sesi yumuşaktı. Kızı avluda top peşinde koşarken kapının eşiğine oturur, işten arta kalan talaşları silkeleyip onu seyrederdi. Annesi Yedegül ise terziydi. Renkli iplik makaralarının arasında çalışır, ama bir yandan da pencerenin önünden Irmakel’i izlerdi. İkisi de kızlarının bu tutkusu karşısında hem gururlanır hem de biraz endişelenirdi.
Bir akşam gün batarken top yine duvara çarpıp geri döndü. Irmakel topu dizinde yumuşatıp ayağının dışıyla önüne aldı. Sonra bir anda durdu. Başını kaldırdı. Babası kapının önündeydi.
— "Baba, sence ben gerçekten futbolcu olabilir miyim?"
Çalgun kısa süre cevap vermedi. Kızının yüzüne dikkatle baktı. O soruda bir heves değil, koca bir kalbin ağırlığı vardı.
— "Olmak istiyorsan, önce buna sen inanacaksın."
— "İnanıyorum. Hem de çok."
— "O zaman yolun zor olsa da yürünür."
Irmakel topu göğsüne bastırdı. İçinde, minik bir kuş sanki kanat çırpmaya başladı.
Kasabada çocukların oynadığı küçük bir saha vardı ama çimler çoğu yerde yoktu. Kale direklerinden biri eğriydi. Fileler yırtıktı. Yine de orası Irmakel için dünyanın en güzel yeriydi. Bir gün okuldan sonra sahaya gittiğinde, kenarda birkaç büyük çocuğun toplandığını gördü. Aralarında en hızlı koşan çocuk olan Tanyelir de vardı. Tanyelir hem çok iyi oynar hem de biraz alaycı konuşurdu.
Irmakel topunu koltuğunun altına sıkıştırıp yanlarına yaklaştı.
— "Ben de oynayabilir miyim?"
Tanyelir kaşını kaldırdı.
— "Bu maç sert geçecek."
— "Ben de sert oynarım."
Çocuklar birbirine baktı. Birkaçının yüzünde şaşkınlık vardı. Tanyelir omuz silkti.
— "Tamam. Ama düşersen ağlamak yok."
— "Düşersem kalkarım."
Maç başladı. İlk dakikalarda Irmakel heyecandan pasları kaçırdı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki sanki sesi dışarıdan duyulacak gibiydi. Bir çocuk omzuyla onu itince yere düştü. Dizinin eski yarası yeniden açıldı. Canı yandı. Toz dizine yapıştı. Kenardan biri güldü. Tanyelir topu sürerken başını çevirip bağırdı.
— "Hani kalkardın?"
Irmakel dişlerini sıktı. Ayağa fırladı. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Sonraki pozisyonda top ona geldi. Önündeki rakibi bir sağa bir sola yatırdı, sonra sol ayağıyla öyle bir pas attı ki top doğrudan boş koşu yapan takım arkadaşının önüne düştü. Gol oldu. Sahada bir an sessizlik oldu. Sonra herkes aynı anda bağırdı.
— "Vay!"
Tanyelir dudaklarını büzdü ama gözlerinde istemsiz bir saygı belirdi.
Maç bitince hava kararmıştı. Irmakel eve dönerken dizindeki acı artıyordu ama içindeki sevinç daha büyüktü. Eve girer girmez annesi onun dizini görünce telaşlandı.
— "Irmakel, yine mi düştün?"
— "Düştüm ama çok güzel oynadım anne."
— "Canın yanıyor mu?"
— "Biraz. Ama kalbim daha çok seviniyor."
Yedegül gülse mi kızsa mı bilemedi. Ilık su hazırladı, dizini temizledi. O sırada Irmakel bir yandan maçı anlatıyor, elleriyle çalımları gösteriyor, sanki yeniden oynuyordu.
Ertesi hafta okulda beden eğitimi öğretmeni sahaya herkesi topladı. Öğretmenin adı Kıvranç’tı. Genç sayılırdı, saçlarını sürekli eliyle geriye atardı. Öğrencilerin koşusunu, top sürüşünü, denge hareketlerini dikkatle izliyordu. Sıra Irmakel’e gelince, kız topu ayağına alınca sanki değişti. Az önce sessiz duran çocuk, top ayağına değer değmez bambaşka biri oldu. Hızlandı, yön değiştirdi, ince bir bilek hareketiyle topu rakibin bacak arasından geçirdi.
Kıvranç düdüğünü indirdi.
— "Senin adın neydi?"
— "Irmakel."
— "Lisansa kayıtlı bir takımda oynuyor musun?"
— "Hayır öğretmenim."
— "Neden?"
Irmakel sustu. Çünkü kasabada kızların düzenli oynadığı bir takım yoktu. En yakın kulüp şehir merkezindeydi ve yol masrafı aileleri zorlayabilirdi. Üstelik bazen çevreden, kız çocuğunun futbolla ne işi var diyen sesler de yükselirdi.
— "Bilmiyorum öğretmenim."
Kıvranç bir süre düşündü.
— "Bence bunu öğrenmenin zamanı gelmiş."
O gün okul çıkışında Kıvranç öğretmen, Çalgun ile Yedegül’ü okula çağırdı. Irmakel kapının önünde beklerken içeriden gelen sesleri duymaya çalışıyordu. Kalbi çarpıyordu. Ya kötü bir şey söylenirse diye korkuyordu. Sonunda kapı açıldı. Babası dışarı çıktı. Yüzünde düşünceli ama yumuşak bir ifade vardı. Irmakel hemen yanına koştu.
— "Ne oldu?"
Babası eğilip omzuna dokundu.
— "Öğretmenin seni şehirdeki seçmelere götürmek istiyor."
Irmakel olduğu yerde dondu. Sonra gözleri büyüdü.
— "Gerçekten mi?"
Annesi de kapıdan çıktı. Elinde çantası vardı, belli ki biraz heyecanlanmıştı.
— "Evet. Ama çok çalışman gerekecek."
— "Çalışırım."
— "Çok yorulacaksın."
— "Yorulurum."
— "Bazen kaybedebilirsin."
— "Yine de denerim."
Kıvranç öğretmen kapının yanında gülümseyerek onları izliyordu.
— "İşte futbolcu yüreği böyle konuşur."
O günden sonra Irmakel’in hayatı değişti. Sabahları erkenden kalkıp koşuya başladı. Çalgun marangozhanenin arkasındaki boş alana iki tahta direk çakıp küçük bir çalışma alanı yaptı. Yedegül eski kumaş parçalarından toplar için taşıma çantası dikti. Kasabanın bakkalı Perval, her antrenman dönüşü ona ayran ikram etmeye başladı. Bir hayal, yavaş yavaş bütün sokağın bildiği bir şeye dönüştü.
Ama her şey kolay değildi. Bir gün sahada çalışırken topu almak için sıçradığında ters bastı ve bileği burkuldu. Acı öyle keskindi ki yere oturup kaldı. Kıvranç öğretmen hemen yanına geldi.
— "Kımıldatma."
Irmakel’in gözlerinden yaş aktı. Sadece bileği değil, sanki bütün umudu sızlıyordu.
— "Seçmelere az kaldı."
— "Önce iyileşeceksin."
— "Ya yetişemezsem?"
— "Bazen en büyük mücadele beklemektir."
Eve döndüğünde sessizdi. Topu odasının köşesine bıraktı. Pencerenin önüne oturup sokağa baktı. Dışarıda çocuklar oynuyordu. Her top sesi onu biraz daha üzüyordu. Annesi yanına oturdu.
— "İçin mi ağrıyor, bileğin mi?"
Irmakel gözlerini silmeden cevap verdi.
— "İkisi de."
Yedegül saçlarını kulağının arkasına itti.
— "İnsan sadece koşarken ilerlemez. Bazen durarak da güçlenir."
— "Ama ben geri kalıyorum."
— "Hayır. Sabretmeyi öğreniyorsun."
O gece Irmakel yatağında uzun süre uyuyamadı. Tavanı seyretti. Seçmeleri düşündü. Kendisini büyük bir sahada, tribünlerin önünde hayal etti. Sonra bileğine baktı. Küçük bir burkulma, koca bir korkuya dönüşmüştü. Ama sabah olduğunda topunu yine eline aldı. Bu kez oynayamadı, sadece temizledi. Ayakkabılarını fırçaladı. Kramponlarının bağcıklarını düzeltti. Sanki kendi kendine sessizce söz veriyordu: hazır olacağım.
Bir hafta sonra bileği toparlandı. Hafif hafif çalışmaya başladı. Kıvranç öğretmen onu fazla zorlamadı ama teknik çalışmalar yaptırdı. Pas, kontrol, görüş, karar verme. Irmakel bazen yorulup çimenlerin üstüne uzanıyor, gökyüzüne bakıyordu. Bulutlar geçerken içine bir cümle doluyordu: Ben bunu gerçekten istiyorum.
Seçme günü geldiğinde sabah hava griydi. Şehir merkezine giden minibüste Irmakel cam kenarında oturdu. Top çantası kucağındaydı. Babası yanındaydı, öğretmeni de karşı koltukta. Ara sıra dışarı bakıyor, ara sıra sessizce dudaklarını ısırıyordu.
Çalgun onun ellerinin titrediğini fark etti.
— "Korkuyor musun?"
— "Evet."
— "Güzel."
Irmakel şaşırdı.
— "Güzel mi?"
— "Demek ki bu senin için önemli."
Şehre vardıklarında saha Irmakel’e kocaman göründü. Gerçek çimler, yüksek tel örgüler, düzgün kaleler, tribünler… Orada onlarca çocuk vardı. Kimisi çok kendinden emin görünüyordu, kimisi sessizdi. Irmakel’in boğazı düğümlendi.
Kıvranç öğretmen omzuna dokundu.
— "Sadece oyunu hatırla."
— "Ya hata yaparsam?"
— "Herkes yapar. Önemli olan sonraki top."
Seçmeler başladı. İlk etapta koşu ve çeviklik testleri vardı. Irmakel beklediğinden iyi geçti. Sonra küçük maçlara geçildi. İlk dakikalarda fazla heyecanlıydı. İki pasını yanlış verdi. Bir an kulağı uğuldadı. Tanyelir’in aylar önce söylediği söz geldi aklına. Düşersen ağlamak yok. Sonra kendi cevabını hatırladı. Düşersem kalkarım.
Top yeniden ona geldi. Bu kez sakinleşti. Kontrol etti. Kafasını kaldırdı. Sağ kanatta boş alanı gördü. İsabetli bir uzun pas gönderdi. Sonra ceza sahasına koşu yaptı. Geri gelen topu göğsüyle yumuşattı, yere indirmeden vole vurdu. Top direğin dibinden ağlara gitti.
Sahada bir an her şey sustu gibi oldu.
Sonra kenardaki antrenörlerden biri not defterine bir şey yazdı.
Irmakel’in kalbi göğsüne sığmadı. Gol atmıştı ama daha önemlisi, kendi korkusunu aşmıştı.
Maçlar bittiğinde herkes kenarda beklemeye başladı. İsimler okunacaktı. Irmakel’in elleri buz gibiydi. Babası birkaç adım geride duruyor, ona gereksiz söz söylememek için susuyordu. Kıvranç öğretmen ise dudaklarını sıkmış, listeyi tutan görevliye bakıyordu.
Görevli isimleri okumaya başladı. Bir isim, iki isim, üç isim… Irmakel kendi adını duyamadıkça içi daraldı. Gözleri dolmaya başladı. Tam başını eğecekti ki görevli durdu, kâğıda baktı ve biraz zorlanarak söyledi.
— "Irmakel Çelgin."
Dünya bir an parladı sanki.
— "Ben!"
Görevli başını kaldırdı.
— "Evet, sen."
Irmakel’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Bu kez acıdan değildi. Sevinç o kadar büyüktü ki içine sığmıyordu. Babasına döndü. Çalgun normalde duygusunu çok göstermeyen biriydi ama o an gözleri parladı. Yedegül orada değildi, çünkü işi nedeniyle gelememişti ama sanki onun sıcak eli de Irmakel’in omzundaydı.
Kıvranç öğretmen gülümsedi.
— "Sana ne demiştim?"
Irmakel hıçkırıkla gülümseyerek cevap verdi.
— "Futbolcu yüreği böyle konuşur."
Kasabaya döndüklerinde hava karanlıktı ama sokak aydınlık gibiydi. Haberi bir şekilde herkes duymuştu. Perval bakkal kapının önünden alkışladı. Karşı komşu Şenolca teyze pencereden seslendi. Çocuklar topu bırakıp etrafına toplandı.
— "Seçildin mi gerçekten?"
— "Evet!"
— "Gol attın mı?"
— "Attım!"
— "Bizi unutma."
Irmakel güldü. Topunu yukarı kaldırdı.
— "Sizi nasıl unuturum? Ben bu sokakta öğrendim."
O gece annesi sofraya en sevdiği yemeği koydu. Küçük evin içi mis gibi kokuyordu. Ama Irmakel en çok sofradaki sıcaklığı hatırlayacaktı. Çünkü bazen insanı büyüten sadece kazanmak değildir. Ona inananların bakışı, yorgun günlerde uzanan eli, düştüğünde kalkabileceğini hatırlatan sesi de büyütür.
Yemekten sonra avluya çıktı. Gökyüzünde yıldızlar vardı. Topunu ayağının ucuyla hafifçe kaldırdı, sonra tuttu. Uzakta, daha büyük sahalar, daha zor maçlar, daha hızlı oyuncular vardı. Elbette yeniden korkacaktı. Elbette yine düşecekti. Belki kaybedeceği günler de olacaktı. Ama artık biliyordu ki hayal dediğin şey, sadece güzel bir düş değil; bazen yara bandı, bazen ter, bazen sabır, bazen de bir tek cümledir.
Arkasından babasının sesi geldi.
— "Ne düşünüyorsun?"
Irmakel gökyüzüne bakmayı sürdürdü.
— "Daha yolun başındayım."
Çalgun onun yanına geldi.
— "Evet. Ama en zor adım ilk adımdı."
Irmakel topu yere bıraktı. Hafifçe sektirdi. Sonra yüzünde kararlı bir gülümseme belirdi.
— "Ben koşmaya hazırım."
Rüzgâr avludan geçti. Top bir kez daha taşa çarptı, geri döndü. Ama bu kez o ses, küçük bir evin avlusundan değil, kurulmakta olan büyük bir hayalin içinden geliyordu. Irmakel o gece uykuya dalarken artık sadece futbolcu olmayı hayal etmiyordu. Kendisi gibi hayal kuran başka çocuklara da cesaret olmak istiyordu.
Çünkü bazen bir çocuk topun peşinden koşarken, aslında kendi geleceğine doğru koşar. Ve yüreği yeterince inatçıysa, dünya bir gün onun adını doğru söylemeyi öğrenir.

Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın