Mutlu Güneş Hikayesi
Çam kokusunun sabah serinliğiyle karıştığı, pencerelerden taze ekmek kokusunun sokağa yayıldığı küçük bir kasaba vardı. Bu kasabanın adı Gülveren’di. Gülveren’de sabahlar hep güzeldi ama o gün başka güzeldi. Gökyüzü daha mavi, kuş sesleri daha neşeli, ağaçların yaprakları daha ışıl ışıldı. Çünkü o sabah güneş, sanki içinden taşan bir sevinçle doğmuştu. Işıkları sadece ısıtmıyor, sanki okşuyor, sarılıyor, insanın içine ince ince mutluluk dolduruyordu.
Kasabanın en hareketli çocuklarından biri olan Ayça, sabah gözünü açar açmaz perdeyi araladı. Karşı tepedeki ceviz ağacı altın sarısı bir parıltıyla yıkanmış gibiydi. Küçük serçeler pencere pervazında pıt pıt zıplıyor, sanki kendi aralarında bayram konuşması yapıyordu. Ayça bir an durdu, göğe baktı ve kalbinin içi hop diye sevinçle doldu.
— "Anne, bugün gökyüzünde bir tuhaflık var ama çok güzel bir tuhaflık" dedi Ayça.
Mutfaktan seslenen annesi Gülten Hanım güldü.
— "Tuhaflık değil o, neşe olabilir" dedi. "Bazı sabahlar dünya daha mutlu uyanır."
Ayça hızla giyindi, saçlarını iki yandan topladı ve sokağa koştu. Dışarıda en yakın arkadaşları çoktan toplanmıştı. Bora elinde tahta bir rüzgâr gülü çeviriyor, İpek yere çömelmiş papatyalara bakıyor, Oğuz da iki kolunu yana açıp güneşi selamlıyormuş gibi dönüyordu.
— "Siz de fark ettiniz mi" dedi Ayça. "Bugün güneş normal değil."
— "Ben de aynı şeyi düşündüm" dedi İpek. "Sanki bize gülümsüyor."
— "Bence sadece gülümsemiyor" dedi Bora. "Bir şey anlatmaya çalışıyor."
— "Belki oyun istiyordur" dedi Oğuz. "Belki de bugün herkesi neşelendirme günü yapmıştır."
O sırada kasabanın meydanından geçen Arif Dede onları duydu. Arif Dede, çocukların en sevdiği büyüklerden biriydi. Cebinde her zaman renkli şekerler taşır, ama şekeri gelişigüzel vermezdi. Önce bir bilmece sorar, sonra güldüren bir cevap beklerdi. Gözleri pırıl pırıldı, sesi hep sıcak çıkardı.
Arif Dede bastonuna hafifçe dayanıp çocukların yanına geldi.
— "Güneşin mutlu olduğu günleri bilirsiniz değil mi" dedi.
Dört çocuk aynı anda başını salladı.
— "Bilmiyoruz" dedi Ayça. "Ama öğrenmek istiyoruz."
Arif Dede meydandaki taş çeşmenin kenarına oturdu. Çocuklar etrafına halka oldu.
— "Eskiden büyükler anlatırdı" dedi Arif Dede. "Yılda bazen bir gün olurmuş. O gün güneş sadece gökyüzünü değil, insanın içini de aydınlatırmış. Eğer o gün biri başkasını sevindirirse, güneş onun sevincini büyütürmüş. Bir gülümsemeyi iki gülümseme yaparmış. Bir kahkahayı bütün sokağa yayarmış."
İpek’in gözleri büyüdü.
— "Yani bugün böyle bir gün olabilir mi" dedi.
— "Olabilir" dedi Arif Dede. "Hatta bence tam da öyle bir gün."
Bora hemen ayağa fırladı.
— "O zaman boş durmayalım" dedi. "Madem güneş mutlu, biz de herkesi mutlu edelim."
Ayça ellerini çırptı.
— "Şenlik yapalım" dedi. "Ama öyle sıradan değil. Herkesin kalbine küçücük de olsa bir sevinç bırakacak bir şenlik olsun."
Oğuz bir tur dönüp kollarını açtı.
— "Ben oyunları düşünürüm" dedi.
İpek papatyalara bakıp gülümsedi.
— "Ben süsleri yaparım" dedi.
Bora rüzgâr gülünü havaya kaldırdı.
— "Ben meydanı hazırlamaya yardım ederim" dedi.
Ayça da heyecanla yerinde zıpladı.
— "Ben herkesi çağırırım" dedi. "Bu gün kimse evde kalmasın."
Böylece dört arkadaş, sabahın mutlu ışıkları altında kasabanın içine dağıldı. Ayça kapı kapı gezip herkesi meydana çağırdı. Fırıncı Sami Usta taze poğaçalar çıkaracağını söyledi. Münevver Teyze vişne suyu hazırlayacağını anlattı. Terzi Neriman Hanım eski renkli kumaşlardan bayrakçıklar dikmeye başladı. Kasabanın gençleri meydana masa taşıdı. Küçük çocuklar ellerine tebeşir alıp taş yola güneş resimleri çizdi.
Gülveren Meydanı birkaç saat içinde bambaşka bir yere dönüştü. Çeşmenin etrafına sarı kurdeleler bağlandı. Ağaç dallarına minicik kâğıt güneşler asıldı. Ortaya uzun bir masa kuruldu. Üzerine kekler, çörekler, üzümler, kayısılar, peynirler ve mis gibi kokan bazlamalar dizildi. Sokağın bir köşesinde çocuklar için mendil kapmaca alanı ayrıldı. Başka bir köşede kâğıt ve boya kalemleri duruyordu. Dileyen güneşi çizecek, dileyen ona mektup yazacaktı.
Ayça bütün bunları görünce kalbinin yerinden çıkacak gibi attığını hissetti. Sevincin gerçekten de gözle görülür bir şeyi vardı sanki. Havanın içi parlıyordu.
Tam her şey hazır olmuşken, Ayça meydanın kenarında tek başına duran bir çocuk gördü. Bu çocuk birkaç gün önce taşınan Yalın’dı. Sessizdi. Yüzü sevimliydi ama kalabalığa karışırken biraz çekingenleşirdi. Elindeki küçük tahta arabayı sıkı sıkı tutuyor, sanki bir yandan gelmek istiyor bir yandan da utanıyordu.
Ayça hemen onun yanına gitti.
— "Neden tek başına duruyorsun" dedi.
Yalın omuzlarını hafifçe kaldırdı.
— "Herkes birbirini tanıyor gibi" dedi. "Ben daha yeniyim."
Ayça gülümsedi. O gülümseme öyle içtendi ki Yalın’ın yüzündeki çekingenlik biraz eridi.
— "Bugün yeni eski yok" dedi Ayça. "Bugün aynı güneşin altında herkes arkadaş."
Yalın yavaşça başını kaldırdı.
— "Gerçekten mi" dedi.
— "Gerçekten" dedi Ayça. "Hem bak, bizim şenlikte bir kişinin eksik olması kocaman bir boşluk yapar. O boşluk da sen olursun."
Yalın önce şaşırdı, sonra ilk kez genişçe gülümsedi.
— "O zaman ben de geliyorum" dedi.
Ayça onun elinden tuttu ve meydana getirdi. Bora hemen koşup yanlarına geldi.
— "Sen araba yarıştırmayı sever misin" dedi Bora.
— "Çok severim" dedi Yalın.
— "Tamamdır" dedi Bora. "O zaman birazdan kuracağımız en eğlenceli oyunda sen de varsın."
İpek de bir papatya tacı uzattı.
— "Bunu takmak istemezsen elinde de taşıyabilirsin" dedi. "Ama bence bugün herkesin başında biraz çiçek olmalı."
Yalın tacı eline aldı. O kadar dikkatli tuttu ki sanki ışık taşıyormuş gibiydi.
Öğleye doğru meydan dolup taştı. Büyükler sohbet ediyor, çocuklar koşuyor, bebekler gülücükler saçıyor, dedeler tekerlemeler anlatıyordu. Güneş ise tepeden her şeyi öyle sevecen bir sıcaklıkla aydınlatıyordu ki kimse bunalmıyor, herkes hafifliyordu.
Bir süre sonra Arif Dede elini kaldırdı.
— "Şimdi sıra en önemli şeye geldi" dedi.
— "Yemek mi" dedi Oğuz.
Herkes güldü.
— "Yemek de önemli" dedi Arif Dede. "Ama bundan daha önemlisi, bugün herkes bir başkasını mutlu edecek bir şey söylesin ya da yapsın."
Ayça bunu duyunca çok sevindi. Çünkü ona göre en güzel oyun, kalp sevindirme oyunuydu.
İlk olarak küçük bir kız çocuğu olan Ceren öne çıktı. Elinde kendi çizdiği sarı bir güneş resmi vardı. Resmi yaşlı komşuları Makbule Nine’ye verdi.
— "Bunu sizin için yaptım" dedi. "Çünkü siz gülünce gözleriniz de gülüyor."
Makbule Nine duygulanıp ellerini kalbine götürdü.
— "Ben de bunu odamın en güzel yerine asarım" dedi.
Sonra Bora, Yalın’ı kurduğu oyuncak araba parkuruna çağırdı. Diğer çocuklar da çevrelerine toplandı. Yalın önce biraz utangaç davransa da sonra öyle keyifle gülmeye başladı ki, meydandaki herkes dönüp ona baktı. Oğuz bunu görünce birden yere takla attı. Küçükler kahkahaya boğuldu.
— "Bugün somurtmak yasak" dedi Oğuz. "Kim somurtursa karşısında üç takla daha atarım."
— "Ben asla somurtmam" dedi İpek gülerek. "Çünkü seni durdurmak çok zor."
Ayça da küçük masanın başına geçti. Önüne renkli kâğıtlar koydu ve gelenlere minik notlar yazmaya başladı. Birine senin gülüşün sabah gibi. Birine senin sesin şarkı gibi. Birine sen gelince sokak neşeleniyor. O notları okuyan herkesin yüzüne yumuşacık bir sevinç yerleşiyordu.
Derken Yalın, uzun zamandır düşündüğü bir şeyi yaptı. Elindeki tahta arabayı Ayça’ya gösterdi.
— "Bu benim en sevdiğim oyuncağım" dedi. "Ama bugün en çok gülen kişi sen oldun. Bir süre senin olsun ister misin" dedi.
Ayça şaşırdı. Çünkü bir çocuğun en sevdiği oyuncağı paylaşması çok büyük bir şeydi.
— "Bu çok kıymetli bir hediye" dedi Ayça. "Ama bunu birlikte oynarsak daha güzel olmaz mı"
Yalın’ın yüzü parladı.
— "Olur" dedi. "Hem o zaman araba da daha mutlu olur."
Öğleden sonra şarkılar başladı. Kasabanın müzik öğretmeni olan Selçuk Bey küçük sazını getirdi. Çocuklar ritim tuttu, büyükler alkışladı. İpek ile Ayça el ele tutuşup döndü. Bora ile Oğuz oyun uydurdu. Yalın artık kalabalığın içinde kaybolmuyor, tam ortasında kahkaha atıyordu. Sanki sabahki o sessiz çocuk gitmiş, yerine güneşten biraz ışık ödünç almış neşeli biri gelmişti.
Bir ara rüzgâr hafifçe esti. Ağaç dallarındaki kâğıt güneşler sallandı. Çeşmenin suyunda küçük ışık parçaları titredi. Arif Dede göğe baktı ve gözlerini kısarak gülümsedi.
— "Bakın" dedi. "Mutlu Güneş bizi izliyor."
Çocuklar da başlarını kaldırdı. Gerçekten de güneş sanki daha parlak, daha canlı görünüyordu. Öyle sert değil, öyle uzak değil. Sanki onların sevincini görüp o da iyice neşelenmişti.
Akşama doğru şenlik bitmeye yaklaşırken Ayça bir şey fark etti. Meydandaki insanlar sadece eğlenmemişti. Sanki birbirlerine daha yakın olmuşlardı. Komşular birbirine daha içten bakıyor, çocuklar daha çok paylaşmak istiyor, büyükler daha yumuşak konuşuyordu. Güneşin mutluluğu insanlara bulaşmış gibiydi.
Tam o sırada Arif Dede çocukları yanına çağırdı.
— "Bugün ne öğrendiniz" dedi.
Bora hiç düşünmeden konuştu.
— "Sevinç paylaşıldıkça büyüyor" dedi.
İpek başını salladı.
— "Birini dışarıda bırakmamak çok önemli" dedi.
Oğuz ellerini iki yana açtı.
— "Gülmek bazen en güzel hediye" dedi.
Yalın biraz utandı ama sonra cesaretle konuştu.
— "Yeni bir yere gelince insan yalnız hissedebilir" dedi. "Ama biri elini uzatınca dünya birden yumuşuyor."
Arif Dede memnuniyetle gülümsedi.
— "Peki sen ne öğrendin Ayça" dedi.
Ayça bir süre meydana baktı. Kâğıt güneşler, papatya taçları, boşalan tabaklar, hâlâ kahkahası süren çocuklar, usul usul toplanan büyükler, hepsi gözünün önündeydi. Sonra göğe baktı.
— "Ben şunu öğrendim" dedi. "Güneş sadece gökte değil. İnsan bazen kendi içindeki güneşi de başkasına gösterebilir."
Bu sözleri duyan herkes bir an sessiz kaldı. Sonra yüzlere çok tatlı bir gülümseme yayıldı. Çünkü Ayça’nın dediği şey, o günün tam karşılığıydı.
Güneş yavaş yavaş alçalmaya başladı. Gökyüzü sarıdan turuncuya, turuncudan pembeye döndü. Kasabanın üstünde şeker gibi bir akşam ışığı kaldı. Meydandaki herkes vedalaşırken yüzlerinde yorgun ama mutlu bir ifade vardı. Sanki gün boyu yalnızca eğlenmemiş, içlerine minik altın taşlar doldurmuşlardı.
Yalın eve dönmeden önce Ayça’nın yanına geldi.
— "Bugün beni çağırdığın için teşekkür ederim" dedi.
— "İyi ki geldin" dedi Ayça.
— "Yarın da birlikte oynar mıyız" dedi Yalın.
— "Yarın da, öbür gün de, canımız ne zaman isterse" dedi Ayça.
Bora da yanlarına sokuldu.
— "Ama yarışta beni geçmek yasak" dedi.
— "Buna söz veremem" dedi Yalın gülerek.
İpek papatya tacının son kalan çiçeğini Yalın’a uzattı.
— "Bunu sakla" dedi. "Bugünün hatırası olsun."
Oğuz ise ellerini beline koydu.
— "Ve unutmayın" dedi. "Somurtmak hâlâ yasak."
Dört çocuk birden güldü.
Gece olduğunda Ayça tekrar pencerenin önüne geçti. Gökyüzü laciverte dönmüş, güneş yerini ayın sakin ışığına bırakmıştı. Ama Ayça, sanki güneşin gülümsemesinin birazının hâlâ perdelerde, saksılarda, çatılarda ve insanların kalbinde kaldığını hissediyordu.
Annesi odanın kapısından seslendi.
— "Bugün nasıldı" dedi.
Ayça yatağına girerken derin bir nefes aldı.
— "Sanki bütün kasaba aynı anda mutlu olmuş gibiydi" dedi.
Annesi saçlarını okşadı.
— "Bazı günler gerçekten öyledir" dedi. "Ama o günleri güzel yapan sadece güneş değildir. İnsanların birbirine açtığı yerdir."
Ayça battaniyesine sarıldı. Gözleri kapanırken meydandaki kahkahaları, kâğıt güneşleri, papatya taçlarını ve Yalın’ın ilk gerçek gülüşünü düşündü. İçinden sessizce bir dilek tuttu. Her sabah gökteki güneş böyle mutlu doğmasa bile, insanlar kendi içlerindeki küçük güneşi unutmamalıydı.
Ertesi gün Gülveren yine güzel bir sabaha uyandı. Ama kasabada bir şey değişmişti. Artık herkes birbirine biraz daha sıcak selam veriyor, çocuklar oyunlarına bir kişilik daha yer açıyor, büyükler konuşurken seslerini biraz daha yumuşatıyordu. Yalın artık meydanın kenarında durmuyor, tam ortasında koşturuyordu. Ayça, Bora, İpek ve Oğuz her sabah göğe bakıp gülümsüyordu.
Çünkü onlar bir sırrı öğrenmişti.
Mutlu güneş bazen gökten doğar, bazen de bir çocuğun kalbinden.

Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın