Kurt ile Turna Hikayesi
Ormanın kenarında, çiçeklerin mis gibi koktuğu, kuşların şarkı söylediği bir dere vardı. Bu derenin kıyısında uzun bacaklarıyla zarifçe yürüyen bir turna yaşardı. Adı Zümrüt’tü. Zümrüt, ince uzun gagasıyla suyun içindeki minik balıkları yakalar, bazen de dere kenarına düşen parlak taşları toplayıp güneşe tutarak ışık oyunları yapardı.
Aynı ormanda, çalılıkların arasında dolaşmayı seven bir kurt yaşardı. Adı Bozkan’dı. Bozkan aslında kötü biri değildi; sadece çok aceleciydi. Bir şeyi yapınca hemen bitsin ister, dinlemeden karar verir, bazen de “Ben hallederim” diye düşünürken ufak tefek karışıklıklar çıkarırdı.
Bir sabah Bozkan, ormanda dolaşırken burnuna çok güzel bir koku geldi. Koku, yaşlı bir köylünün orman kenarına bıraktığı bir sepetten geliyordu. Sepette bal ile tatlandırılmış küçük çörekler vardı. Bozkan “Bir tane tadına bakayım” dedi. Sonra bir tane daha… derken çörekleri hızlı hızlı yutmaya başladı.
Tam o sırada Bozkan’ın yüzü birden değişti. Öksürdü, boğazını tutup geriye doğru sendeledi. Gözleri kocaman açıldı, nefesi hırıldar gibi oldu. Çöreklerden biri boğazına takılmıştı.
Bozkan panikle sağa sola baktı. “Su!” diye düşünür gibi dereye doğru koştu ama su içmek de işe yaramadı. O sırada dere kıyısında Zümrüt’ü gördü.
— "Zümrüt! Yardım et! Boğazıma bir şey takıldı!"
Zümrüt hemen yanına geldi, gözlerini dikkatle Bozkan’ın yüzüne dikti. Korktu ama korkusunu büyütmedi. Sakin kalmaya çalıştı.
— "Bozkan, sakin ol. Ağzını aç, nefesini yavaşlat. Gagamdaki uzunlukla dikkatli bakabilirim."
Bozkan ağzını açtı, dili titriyordu. Zümrüt, gagasını çok yavaşça yaklaştırdı, ışığı dere yüzeyinden yansıtarak boğazın içine baktı.
— "Tamam… görüyorum. Küçük bir parça takılmış. Ama hızlı hareket edersem canın acıyabilir. Sen sadece kıpırdama."
— "Kıpırdamam! Söz veriyorum! Ne olur çıkar!"
Zümrüt, en ince hareketiyle gagasının ucunu kullanıp parçayı yakaladı. Bozkan’ın gözleri yaşardı. Zümrüt bir an durdu, sonra yumuşacık bir çekişle parçayı çıkardı.
Bozkan bir nefes aldı… sonra bir nefes daha… derin derin soludu. Bir süre hiç konuşmadı. Sonra sesi titreyerek güldü, çünkü yeniden rahat nefes alabilmek çok güzel bir duyguydu.
— "Oh! Nefes alabiliyorum! Zümrüt, sen… sen beni kurtardın!"
Zümrüt rahatladı, kanatlarını hafifçe açıp kapattı.
— "İyi misin? Başın dönüyor mu? Biraz su iç, yavaş yavaş."
— "İyiyim… Hem de çok iyiyim! Ama kalbim hala pıt pıt."
İkisi dere kenarına oturdu. Bozkan bir süre suyu izledi. Sonra yüzünü çevirdi, gözleri bu kez utangaçtı.
— "Ben hep hızlı davranırım. Düşünmeden yedim. Sen olmasaydın…"
Zümrüt gülümsedi, gagasını eğdi.
— "Bazen hız değil, dikkat işe yarar. Ama bak, bugün çok önemli bir şey öğrendin."
— "Öğrendim! Hem de en net şekilde. Şimdi sana teşekkür etmem lazım. Ne istersen yapacağım!"
Zümrüt bir an düşündü. Ormanda tek başına dolaşmayı sevse de, bazen dere kıyısında rüzgar güçlenince topladığı taşları taşıması zor oluyordu. Ama hemen bir şey istemek yerine, önce Bozkan’ın gerçekten anladığından emin olmak istedi.
— "Önce bir söz istiyorum."
— "Ne sözü?"
— "Söz ver: Acele ettiğini fark edince durup bir kere düşüneceksin. Yutkunmadan önce, koşmadan önce, konuşmadan önce."
Bozkan kulağını kaşıdı, sonra başını ciddiyetle salladı.
— "Söz! Hatta iki söz! Düşüneceğim. Hem de yüksek sesle söyleyeceğim: 'Bozkan, yavaşla!'"
Zümrüt kahkaha attı.
— "Bu harika bir fikir!"
O günden sonra Bozkan, ormanda gezerken her şeyi daha dikkatli yapmaya başladı. Yerde bulduğu bir şeyi koklarken bile durup düşünüyordu.
Bir hafta sonra Zümrüt dere kenarında yine parlak taşlar topluyordu. Bu taşları, dere kıyısındaki düz bir kayaya dizip minik bir “ışık yolu” yapmak istiyordu. Taşlar güneşte parlayınca, çocuklar gibi sevinip kendi kendine küçük oyunlar uyduruyordu. Ama taşlar biraz ağırdı.
Bozkan uzaktan görüp yaklaştı.
— "Zümrüt! Taş mı topluyorsun? Yardım edeyim mi?"
— "İstersen… ama dikkatli taşıman lazım. Parlasınlar diye çizilmesin."
Bozkan gözlerini kısıp taşlara baktı.
— "Tamam. Yavaş… nazik… dikkatli…"
Sonra kendi kendine kısık sesle söylendi:
— "Bozkan, yavaşla!"
Zümrüt, bu sözleri duyunca gözleri parladı.
— "Bak işte! Tam da bu."
İkisi birlikte taşları taşıdı. Bozkan, taşları pençeleriyle değil, yumuşakça iterek götürdü. Zümrüt taşları dizdi. Ortaya öyle güzel bir ışık yolu çıktı ki, güneş taşların üstünde dans eder gibi parladı.
Tam o sırada ormanın kenarından iki çocuk geçti: Ayşe ve Mehmet. Ellerinde küçük bir sepet vardı; çiçek toplamışlardı. Işık yolunu görünce gözleri büyüdü.
— "Ne kadar güzel!" dedi Ayşe.
— "Sanki yıldızlar yere düşmüş!" dedi Mehmet.
Bozkan bir an geri çekildi, “Kurt görünce korkarlar mı?” diye düşündü. Ama Ayşe ile Mehmet gülümsüyordu. Zümrüt de sakin sakin duruyordu.
— "Merhaba," dedi Zümrüt.
— "Merhaba," dedi çocuklar.
Bozkan yutkundu, sonra aklına söz geldi.
— "Bozkan, yavaşla!" diye fısıldadı ve kibar bir sesle konuştu.
— "Merhaba… Ben Bozkan. Bugün sadece yardım ediyorum."
Mehmet kahkaha attı.
— "Yardım eden kurt olur mu?"
Ayşe hemen karşılık verdi.
— "Olur! İyi olan herkes yardım eder."
Bozkan’ın içi ısındı. Zümrüt, çocuklara taşların nasıl parladığını anlattı. Çocuklar da sepetlerinden iki tane çörek çıkarıp dere kenarına bıraktı.
— "Bunlar paylaşmak için," dedi Ayşe.
Bozkan bir an çöreklere baktı. Geçen seferki gibi atılmak istedi, ama hemen durdu.
— "Bozkan, yavaşla!"
Sonra gülerek Zümrüt’e döndü.
— "Önce küçük bir parça koparıp yavaş yavaş yiyeceğim. Hem de suyu yanımda tutacağım."
Zümrüt başını onaylar gibi salladı.
— "Aferin. Hem kendine hem başkalarına dikkat eden biri olmak böyle bir şey."
O gün dere kenarında herkesin yüzü gülüyordu: Zümrüt, Bozkan, Ayşe ve Mehmet… Taşlar güneşte parlıyor, su şırıl şırıl akıyor, orman kuşları sanki şarkıyla eşlik ediyordu.
Bozkan, karnını doyurup nefesini rahatça alırken içinden şunu geçirdi: “Birinin iyiliği, sadece bir anlık yardım değil; bazen bir ömürlük alışkanlık değiştirir.”
Ve her acele edeceği zaman, yüzünde küçük bir gülümsemeyle aynı cümleyi hatırladı:
— "Bozkan, yavaşla!"
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın