TakipciAPP ile Takipçi Satın Alma

Şemsiye Hikayesi

Pelin Kaya 20.03.2026 67 Okunma Sayısı Çocuk Hikayeleri 0 Yorum
Şemsiye Hikayesi
Sesli Masal

Yağmur, sabahın erken saatlerinde pencereye minik parmaklarıyla vuran damlalar gibi başlamıştı. Gökyüzü griydi ama mahallede garip bir canlılık vardı. Çatılardan süzülen sular, kaldırım taşlarının arasında biriken küçük gölcükler ve uzaktan gelen simitçi sesi, sanki yağmurlu güne özel bir şarkı söylüyordu.

Ece, odasının penceresinden dışarı bakarken içini tuhaf bir hüzün kapladı. O gün okulda resim yarışması vardı ve Ece günlerdir bu anı bekliyordu. En sevdiği sulu boya kutusunu çantasına yerleştirmiş, gece yatmadan önce bile yapacağı resmi hayal etmişti. Fakat masanın üstüne baktığında kalbi sıkıştı. Sarı benekli, kırmızı saplı küçük şemsiyesi yerinde yoktu.

Ece bir anda telaşla yatağın altına baktı, dolabı açtı, sandalyenin arkasını kontrol etti. Bulamadı. Salonun kapısına koştu.

— "Anne, benim şemsiyem nerede? Buraya koymuştum!"

Mutfaktan gelen ses yumuşaktı.

— "Dün akşam balkonda bırakmış olmayasın kızım?"

Ece balkona koştu. Balkon boştu. Sadece saksıların yapraklarına düşen yağmur damlaları vardı. Şemsiye yoktu.

Bir anda gözleri doldu. O şemsiye sıradan bir şemsiye değildi. Geçen sonbaharda dedesi ona pazardan almıştı. Üzerinde minicik sarı bulutlar, kırmızı damlalar ve kenarında ince beyaz çizgiler vardı. Dedesi o gün gülerek, eline şemsiyeyi verip konuşmuştu.

— "Bak Ece, yağmur bazen gökyüzünün ağlaması değil, dünyayı yıkayıp parlatmasıdır. Bu şemsiye de sana yağmurdan korkmamayı öğretsin."

Ece, dedesini çok severdi. O yüzden o şemsiyeyi sanki küçük bir hazine gibi korurdu.

Annesi yanına gelip omzuna dokundu.

— "Üzülme, belki buluruz. Ama şimdi geç kalıyorsun. İstersen benim büyük şemsiyemi al."

Ece dudaklarını büzdü.

— "Ama ben dedemin verdiği şemsiyeyi istiyorum."

Tam o sırada kapı çaldı. Gelen, karşı komşunun oğlu Arda’ydı. Saçları dağılmış, yüzü heyecanla parlıyordu.

— "Ece! Okula birlikte gidecek miyiz?"

Ece üzgün gözlerle baktı.

— "Gideriz ama şemsiyem kayboldu."

Arda’nın yüzündeki neşe biraz yumuşadı.

— "Aaa... O kırmızı saplı olan mı?"

— "Evet."

— "Dün apartmanın girişinde görmüştüm sanki."

Ece’nin gözleri parladı.

— "Gerçekten mi?"

— "Evet ama sonra baktım yoktu."

Bu söz umutla korkuyu aynı anda getirdi. Ece hemen aşağı koşmak istedi. Annesi onu durdurdu, saçını düzeltti.

— "Tamam, birlikte bakalım. Arda, sen de gel."

Üçü apartmanın girişine indiler. Merdiven korkulukları serin, duvarlar yağmur kokuluydu. Kapının yanındaki ayakkabılık, posta kutuları, hatta paspasın altı bile kontrol edildi. Ama şemsiye ortada yoktu.

Ece’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

— "Bulamayacağız galiba..."

Arda hemen eğilip ona baktı.

— "Ağlama. Belki biri yanlışlıkla almıştır. Sorabiliriz."

Kapıcı amca o sırada bahçede biriken suları süpürüyordu. Ece çekinerek yanına gitti.

— "Kapıcı amca, benim küçük bir şemsiyem kayboldu. Gördünüz mü?"

Kapıcı amca kaşlarını kaldırdı, biraz düşündü.

— "Kırmızı saplı, üstünde desenler olan mı?"

Ece nefesini tuttu.

— "Evet, evet o!"

— "Sabah erkenden alt kattaki Emine teyzenin torunu Ali’nin elinde gördüm gibi geldi bana."

Ece şaşırdı. Ali, apartmanın en yaramaz çocuklarından biriydi. Sürekli koşturur, bazen oyuncaklarını paylaşmaz, bazen de gereksiz yere inat ederdi. Ama kötü biri değildi. Yalnızca biraz aceleciydi.

Arda, Ece’ye dönüp fısıldadı.

— "Gidip soralım."

Alt kata indiler. Emine teyze kapıyı açtığında yüzünde sıcacık bir gülümseme vardı. Ama Ali salonda oturmuş, başını öne eğmişti. Kanepenin yanında da Ece’nin şemsiyesi duruyordu. Bir kenarı hafifçe çamurlanmıştı.

Ece onu görünce hem sevindi hem de biraz kırıldı.

— "Bu benim şemsiyem..."

Ali başını daha da eğdi. Emine teyze durumu anlamış gibiydi.

— "Ali sabah dışarı çıkarken apartman girişinde bulmuş. Sahibini aramadan almış. Sonra da sana ait olduğunu anlayınca utanmış."

Ali kısık sesle konuştu.

— "Ben... sadece biraz kullanacaktım. Yağmur çok güzeldi. Şemsiyen de çok güzeldi. Sonra geri verecektim."

Ece bir an ne diyeceğini bilemedi. İçinde hem kızgınlık hem rahatlama vardı.

— "Ama o bana çok özel. Dedesinden kalan bir hediye gibi."

Ali gözlerini kaldırdı. Gözleri doluydu.

— "Benim dedem yok. O yüzden bunu düşünemedim. Özür dilerim."

Bu cümle odadaki havayı bir anda değiştirdi. Ece’nin içindeki kızgınlık yavaşça erimeye başladı. Ali’nin sesi gerçekten üzgündü. Şemsiyeyi çalmak için değil, o güzelliğe biraz yaklaşmak için almış gibiydi.

Emine teyze iç çekti.

— "Ali bazen bir şeyi çok beğenince düşünmeden hareket ediyor."

Arda kollarını kavuşturdu ama sesi yumuşaktı.

— "Bir daha sormadan alma o zaman."

Ali başını salladı.

— "Almam. Söz."

Ece, şemsiyeyi eline aldı. Üzerindeki çamuru parmağıyla hafifçe sildi. Sonra Ali’ye baktı. O anda dedesinin sözlerini hatırladı. Yağmur bazen gökyüzünün ağlaması değil, dünyayı yıkayıp parlatmasıydı. Belki insanın kalbini de biraz parlatıyordu.

Ece derin bir nefes aldı.

— "Tamam. Kızdım ama seni anladım."

Ali şaşkınlıkla baktı.

— "Gerçekten mi?"

— "Gerçekten. Ama bir şartla."

— "Ne şartı?"

Ece’nin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

— "Bugün okuldan sonra bahçede birlikte yağmur resmi yapacağız. Sen de geleceksin. Ama önce izin isteyeceksin."

Ali ilk kez gülümsedi.

— "Tamam! Hatta sana şemsiyeyi de temizleyip vereyim."

Emine teyze mutfaktan temiz bir bez getirdi. Ali dikkatlice şemsiyeyi sildi. Sonra iki eliyle Ece’ye uzattı.

— "Al. Ve tekrar özür dilerim."

Ece şemsiyeyi aldı.

— "Özrünü kabul ettim."

Arda hemen araya girdi.

— "Hadi artık okula koşalım, yoksa yarışmayı kaçıracağız!"

Üç çocuk apartmandan birlikte çıktılar. Yağmur hâlâ yağıyordu ama artık soğuk ve sıkıcı gelmiyordu. Ece şemsiyesini açtı. Sarı bulutlar ve kırmızı damlalar gri havanın altında neşeyle parladı.

Ali kapıda seslendi.

— "Ece!"

Ece döndü.

— "Ne oldu?"

— "Resim yarışmasında birinci olursan bana da göster, olur mu?"

Ece gülerek başını salladı.

— "Olur."

Yolda Arda, Ece’nin yanına sokuldu.

— "Şemsiyen gerçekten çok güzelmiş."

Ece şemsiyeye bakıp gülümsedi.

— "Evet. Ama galiba bugün daha da güzelleşti."

— "Nasıl yani?"

— "Çünkü artık sadece yağmurdan korumuyor. Birini affetmeyi de hatırlatıyor."

Okula vardıklarında Ece’nin kalbindeki ağırlık gitmişti. Resim kâğıdını önüne koyduğunda ilk çizdiği şey, büyük bir gökkuşağı olmadı. Önce kırmızı saplı, sarı benekli küçük bir şemsiye çizdi. Altına da üç çocuk ekledi. Biri kendisi, biri Arda, biri Ali’ydi. Tepelerinde yağmur vardı ama yüzlerinde gülümseme.

Çünkü bazen küçücük bir şemsiye, yalnızca yağmurdan korunmak için değil, kırılan bir kalbi onarmak, yeni bir dostluk başlatmak ve insanın içini sıcacık yapmak için de açılırdı. Ve o gün Ece bunu hiç unutmayacağı bir şekilde öğrenmişti.

Bu Hikayeyi Paylaş

Yorum

Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!

Yorum Yazın