Zelda Hikayesi
Gökyüzünün her gece mavi bir rüya gibi parıldadığı uzak bir ülkede, halkın kalbinde özel bir yere sahip olan bir prenses yaşarmış: Zelda. Onu gören herkes içinden “ışık sanki onunla nefes alıyor” dermiş. Zelda yürüdüğü yollara sıcaklık, konuştuğu insanlara cesaret verirmiş.
Bir sabah sarayın kule penceresinden ufka bakarken, güneşin çevresinde oynaşan kömür karası bir iz fark etmiş. Bu iz, gün ışığını yutar gibi kıpırdanıyormuş.
— Bu… neden böyle? diye kendi kendine mırıldanmış.
Tam o sırada, sarayın eski bilgesi Loran ağır adımlarla yaklaşmış. Saçları gri, sesi dalga gibi yumuşakmış.
— Prenses Zelda, Işık Ormanı’nın Çekirdeği zayıflıyor. Çocukların düşleri bile sönmeye başlayabilir.
Zelda gözlerini kısmış, bakışına kararlılık oturmuş.
— Kimsenin rüyası kararmayacak. Eğer bu ülkeye umut gerekirse, onu ben götürürüm. Yeni efsane de böyle doğacak.
Ertesi sabah, Zelda sevdiği iki dostunu yanına almış: bilge bakışlı baykuş Miro ve enerji dolu peri Fira. Üçü birlikte ormana dalmışlar. Ağaçların yaprakları, bir şey söylemek ister gibi ürperiyormuş. Rüzgar sanki “gecikme…” diye fısıldıyormuş.
Zelda eline altın yaldızlı bir flüt almış ve yumuşak, uzun bir melodi çalmaya başlamış. Melodi yükseldikçe, ağaçların gövdelerinde zayıf ışık çizgileri belirip birbirini takip etmeye başlamış. Işık onları yosun tutmuş eski bir sunak kapısına götürmüş.
Kapının ortasında solmuş bir güneş sembolü varmış. Miro kanatlarını titretmiş:
— Eski efsanelerde yazdığına göre, kendi korkusuyla yüzleşmeyen kimse bu kapıyı açamaz.
Zelda derin bir nefes almış.
— Ben… bazen karanlıkta yalnız kalmaktan korkarım. Ama çocukların umutlarını kaybetmesinden daha fazla korkuyorum.
Bu söz kapının içindeki sembole değmiş gibi olmuş. Soluk ışık birden canlanmış, ağır taş kapı içeri doğru açılmış.
İçeride kristal bir küre duruyormuş. Kürenin içinde, sönmek üzere olan minicik altın bir nefes titreşiyormuş. Tam Zelda yaklaşırken mağaranın karanlık köşelerinden soğuk bir sis yükselmiş.
Sis şekil almış, içinden bir gölge belirip tıslayarak konuşmuş:
— Ben Unutuş. Masalları küle çeviren gölge. Sesleri susturur, hayalleri yok ederim.
Fira korkuyla geri çekilmiş ama Zelda dimdik durmuş.
— Kılıcım yok ama masalım var. Eğer savaş istiyorsan kelimelerimle savaşacağım.
Flütü dudaklarına götürmüş, çalmaya başlarken bir masal anlatmış:
— Bir çocuk düşün… yağmur altında bile gülümseyebilen. Düştüğünde kalkmayı bilen. Arkadaşının gözyaşına kendi şemsiyesini tutan…
Zelda’nın her cümlesi mağaranın duvarlarında yankılanmış. Gölgeler küçülmüş, solmuş.
Unutuş acıyla kıvrılmış.
— Yeter! Hatıralar beni eritir…
Zelda devam etmiş, sesi bu kez daha güçlüymüş:
— Çocukların kahkahaları, “bir masal daha” deyişleri, tüm umutları bu kalbin içinde saklı. Onları silemezsin.
Sözler, kürenin içindeki kıvılcımı büyütmüş. Sarı ışık bir anda bütün mağarayı doldurmuş. Unutuş, ışığın içinde duman gibi çözülmüş ve son bir fısıltı bırakmış:
— Masallar sürdükçe ben zayıf kalacağım…
Fira sevinçle Zelda’nın etrafında dönmüş.
— Karanlığı sözlerinle yendin! Bu gerçek bir efsane!
Miro saygıyla kanatlarını eğmiş.
— Bu masal nesiller boyunca çocukların kalplerinde yaşayacak.
Zelda küreye yaklaşmış, elini üzerine koymuş.
— Işık, artık yalnız değilsin. Her anlatılan masal seni yeniden uyandıracak.
O günden sonra ülke boyunca akşamları aynı cümle duyulurmuş:
— Bir varmış bir yokmuş… karanlığı masallarla söndüren bir prenses varmış; onun adı Zelda’ymış.
Masal böyle sürmüş, ışık da her gece biraz daha kuvvetlenmiş.
Yorum
Henüz yorum yapılmamış, ilk yorumu sen yap!
Yorum Yazın